ein Bild ein Bild
Sitemize Hoşgeldiniz, Ziyaretçi! Giriş Yap Kayıt Ol


Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
DURAK
#1
DURAK 

Mustafa CEYLAN
**************

Durak... Evet, işte şu evimin pençeresinden gördüğüm pazar yerinin kenarında, Belediye'nin alüminyum ve cam bileşiminden yaptığı, yağmur öğlelerinde sığındığım yer... En çok da, yağmur ikindilerinde kaçırdığım otobüsler ardından komşumuz Necmettin'le söyleştiğim yer. Söyleşirken, üç kez hükümeti yeniden kurup, dört kez sanayileşmeye çare bulduğumuz, yirmiz kez de depreme dayanıklı bir Antalya kentini yeniden inşaa ettiğimiz, kısa süreli bekleme yeri... 

Durak... Dur ve ak... Doğrusu birbiriyle çelişen durmak ve akmak fiillerinin iki emir dilini kendi bünyesinde maharetle toplayan çok ilginç bir kelime... Çoğu kere durduğum, hayır hayır, benim durduğum değil, bizim bıçkın şoför Nuri'nin yüzbin çalım ve artistik düdüklerle gelip yolcu almak için durduğu mekân. 

Durak... Gidek, gelek, inek vb gibi bir kelime... Hadi gari, duralım bari dercesine bir kelime... Fazla ilerlemeyelim de bu noktada durak… 

Durak… Ak-beyazın durmasını istediğimiz nokta. Ak-beyaz, bütün renklerin aynı oranda karışımından elde edilir. Kaç insan biliyor ki bunu? Meselâ, azıcık sarı fazla olsa, beyazınız sarıya çalar, azıcık mavi fazla olsa, yandınız, asla beyazı elde edemezsiniz. Helikopterin tepesinde bulunan pervane dururken rengini görür, elimle pervaneyi tutarım tutmasına, ancak, helikopterin motoru çalışmaya başlayıp dönmeye durduğunda pervane, tutamam, pervaneyi göremem, ışık olur pervane… Işık hızı, saniyede 300.000 km lik bir hız. Bizim Kalıpçı Hüsnü’yü o koca göbeğiyle saniyede 300.000 Km hızla meyhaneye avantadan içki içmeye koşarken gittiğini hatırlıyorum. Işığa benziyordu. Işık olmak için Hüsnü ışık hızıyla koşuyordu… 

Durak… Hece’nin vazgeçilmezi. Dilimiz Türkçe’nin raksına, ağzımızdaki salınımına göre yüzyılların imbiğinden süzülerek oluşmuş yapı taşı. İcad edeni belli değil. Asırlarca söylediğimiz türkülerimizde, ağıtlarımızda daha etkili, anlaşılır olmak için, az bir nefes aldığımız nokta. 

Ustalar ustası Necip Fazıl Kısakürek “Poetika”sında: 
(Kâinat manzumesinde ruh ve madde arasındaki sıkı ve mahrem münasebet, şiirde de o şiirin iç nefesiyle dış kalıbını karşılıklı olarak birbirinde tecelli etmeye davet eder. Şiirin iç nefesi mutlaka dış kalıbını arayacak ve onu Fatihçe zaptedecektir. Başka türlü şiir nâmevcuttur. Şekil ve kalıp manânın iskeletidir. Bütün dâvâ, iskeletlerimizi sonsuz sanatiyle ve nâmütenâhi güzel giydiren Allah’ın verdiği hikmet dersine bakıp ondan alınacak paylar ve hadler içinde, mânâ iskeletlerine surat ve vücut geçirebilmekte. İNSANLARIN GÜZEL VE ÇİRKİNİNE BAKARKEN İSKELETLERİNİ GÖREMEYİZ. GÖREBİLSEYDİK hepsinin iskelette birleşmiş olduğunu görürdük. Nitekim(Röntgen) camının gözlüğünde güzel ve çirkin olmasa gerek… ÖYLEYSE BİR ŞİİRE BAKTIĞINIZ ZAMANDA ONUN İSKELETİNİ GÖRMEMELİYİZ. GÖRMEMELİYİZ Kİ, özlerine, dudaklarına, belinin inceliğine ve bacaklarına ve bütün bunların bir arada düğüm halindeki toplu endamına hayran olabilelim. YİNE ÖYLEYSE ŞİİRDE ŞEKİL VE KALIP GÖRÜNEN TEBRİK VE ZİYARET KABUL EDEN BİR EV SAHİBİ DEĞİL, ev sahibinin boyunbağından evin paspasına kadar elini değdirmedik nokta bırakmamış, sonra mutfağa çekilip kapanmış, son derece titiz ve HAMARAT BİR HİZMETÇİDİR.AMA, ÖYLESİNE BİR HİZMETÇİDİR Kİ, O GİDERSE EFENDİ KALMAZ. 

Ustalar ustası, iki gözüm, canda canım, Hocam Kısakürek devamla: 

“Şiirde şekil ve kalıp, zatiyle şekil ve kalıp olarak HAYKIRDIĞI ve “BEN BURADAYIM” DEDİĞİ NİSBETTE O ŞİİR KÖTÜDÜR. O zaman o şiiri, gözlerindeki çukura ALÇI DÖKÜLMÜŞ ve üzerine kömürle kaş, kirpik ve göz oturtmaya çalışılmış bir iskelet kafasına benzetsek yanlış olmaz. 

Şair, mutlaka bir ŞEKİL ve KALIBA BAĞLI OLAN; FAKAT ONU AŞTIĞI, GİZLEDİĞİ, PEÇELEDİĞİ VE MÂNÂYI VE EDAYI ONUN VERÂSINDAN DEVŞİREBİLDİĞİ NİSBETTE NADİRLEŞEN BÜYÜK USTADIR. 

ANCAK şekil ve kalıbın KOLTUK DEĞNEKLERİYLE yürüyebilen NAZIMCI BİR TARAFA, HARİKULÂDE BİR (STEP) TEMPOSU İÇİNDE ELİNDEKİ ŞEKİL VE KALIP BASTONUNU HAVADA DÖNDÜREN ŞAİR BİR TARAFA…ŞİİRDE RUH, ŞEKLİ GİZLEYEMİYORSA O ŞAİR MİDİR Kİ? .. 

Nazım tecrübesi içinde, SIRTINDA KAMBUR gibi şekil ve kalıplarını taşıyanlarla, aynı şekil ve kalıpları kaburga kemikleri gibi derisinin altında gezdirenlerden ibaret İKİ SINIF VAR… Birini şekil ve kalıp, öbürüde şekil ve kalıbı ezmiştir… 

GERÇEKTEN ŞEKİL VE KALIBI HALI GİBİ AYAĞININ ALTINA ALIP ÇİĞNEYEMEDEN ŞAİR OLABİLMENİN İMKÂNI DÜŞÜNÜLEMEZ. FAKAT BU, ŞEKİL VE KALIBI KALDIRIP ATMAK, ONU YOK ETMEK DEĞİLDİR. BÖYLE BİR HAREKETİN YERİ, ÇÜRÜK İSKELET DİŞLERİ SIRITAN BİR ŞEKİL VE KALIP ESARETİNDEN DAHA AŞAĞIDIR. 

Olukta olgunlaşan damla, kopacak hale gelmeden tam bir şekil ve kalıp doldururken; arı, o harikûlâde verimini mumdan altı köşeli duvarlar içinde istif ederken; örümcek zikzaklı şarkısını lif lif örgüleştirirken; yemişin her nevi, lezzetine göre bir renk ve çizgi plânını işaret ederken, şekil ve kalıptaki DERİN SIRRI HİSSEDEBİLMEK, SADECE AHMAKLIKTIR. 

Üstad Necip Fazıl Kısakaürek: 

“Şekil ve kalıbın ana unsurları dış âhenk; VEZİN, KAFİYE GİBİ kaba görünüşlü ölçülerde, herhangi bir lâfı günübirlikten sonsuza devşiren ve unutulmaz kılan BİRER VASITA HİKMETİ VARDIR. Ama sadece vasıtayla gayeye erişilemez. Evvelâ UÇMAYA DEĞER GÖVDEYİ BULACAKSINIZ ve sonra ONU İNCELER İNCESİ VASITLARLA KANATLANDIRACAKSINIZ. Yoksa toprakta soluyan lâgar gövdelerde BOŞ YERE ÇIRPINAN KANATLAR NE KADAR GÜLÜNÇSE, O GÜLÜNÇLÜĞE DÜŞMEMEK İÇİN kanatlarını yolmuş dazlak gövdelerin uçmaya davranışı da o nisbette acındırıcıdır. 

AYNI SESTE BİRLEŞEN KELİMELERLE(kafiye) hece sayısını veya UZUNLUK VE KISALIĞINI ŞEKİLLENDİREN İFADE VÂHİTLERİNİN(Vezin) , büyük meçhul muadelesinden her defa fikir aldığı hissini verici bir mistiği vardır. ELVERİR Kİ, bu (mistik) onun zâhirine, KALIBIN DA KALIBINA BAĞLI KALINARAK ÖRSELENMESİN… 

Üstün sanatkâr, SABİT BİR ŞEKİL ve KALIP BAĞLILIĞI İÇİNDE, HER AN, HER ŞİİR, HER MISRA, HER KELİMEDE ESKİ ŞEKİL VE KALIBINI YENİLEYEBİLENDİR. 

Heyhât ki, en âdî İŞ ŞEKİL VE KALIPTA, EN ULVİSİ DE YİNE ONDA… 

Âdilik korkusiyle ŞEKİL ve KALIP firariliğini aczin en âdisi diye kabul ediniz! ” 

Evet üstadım aynen bunları söylemiş… 
Peki biz? 
Biz ne yapıyoruz, rüzgâr teknesinde rüzgâr mı yoğuruyoruz acaba? 

Diyor ki üstad: “en âdî İŞ ŞEKİL VE KALIPTA, EN ULVİSİ DE YİNE ONDA…”.. 
Acaba, bizim kalemimizden damlayanlar o ulviliği yakalayabilmiş mi? 
Önce ona bakmam lâzım… 


Geçenlerde Vatandaş Osmanların evlerinin oradaki durağın bir acaip rüzgârda darma duman olduğunu görmüştüm. O ne rüzgârdı? Hızı belki bilmem kaç kilometreydi. Ölçüleri şaşırır oldum bu sıra. Sahi, sesin hızı neyle ölçülürdü? Bazen gram etmeyen ağırlığımı tonlarca filden daha dorukta görüyorum da sonra kaç gün topal geziyorum bahçemin en dip noktalarında dikensi bükler arasında. 

Oysa, bahçemin kenarından akıp Kızılırmak’a doğru hızla akan derenin şırıltılarına yapraklarının yüreğini vermiş, yediveren güllerim vardı. Çoğu kere sevdalı serçelerin BULUŞTUĞU BULUŞMA günlerinde BAHÇE çitleri üstünde ÜÇLEMESİ’ne ve ÇAPRAZINA uzanmış sarmaşık güllerim vardı. Cuma namazı sonrasında dostların DÖNENCELER ve ÜÇGENLER çizercesine, bazen TEKİL bazen de SERBEST ZİNCİR misali uğradığı bahçemde, bülbüllerin dostlara HOŞ GELDİNİZ diyerek YUNUSCA AKROSTİKLERle sevdalarını haykırdığını görmekten ÖZGE mutluluklar duyuyordum. Ne zaman ki, kendimi yiğit sanıp şöyle YİĞİTCE meydanda efelenirken, bir karıncanın gölgesi olduğumun farkına CAN ANAM SULTAN’ın TOKMAK’ını yedim, aklım başıma geliverdi. 

Arrtık o noktada durmam gerekiyordu. Bizim Hamza Dayı’nın oğlu DURAN da geçenlerde gayri burada DURAK dedi ya, tamam dedim, tamam durak… 

Vatandaş Osman pufi yorganından kurtulup Alaman rüyâsında tutuklu kaldığında geceler ve gündüzler boyu çalışmış, bizim serbest zinciri anlamış ki, serbestsin, her şeyde, bana tam 64 basamaklı bir merdiven başta, bir sürü merdiven getirmesin mi? 

Dur be vatandaş, durak burada dedim… 

Demeseydim, anamdan bu sefer TOKMAK dan daha tesirli BALYOZ gelebilirdi valla… 
Herkes özgürdür-hürdür bizim anlayışımıza göre.. Dileyen şiirini istediği kanatlarla uçurur. Ama, köklere bağlı bir hareketiz. Bu bahçe asırların ötesinde DEDE KORKUTLARA, KORKUT ATALARA, Orta Asya bozkırındaki yazılı kayalara, Kutadgu Biliglere uzanır ve oradan gelir Yunus Emre’ye ve Yahya Kemal, Necip Fazıl, Arif Nihat Asyalara gelir.. Aşkımızın rengini o kaynaktan alırız vesselâm.. 

Ya ben? 
Ben mi? 
Doruk düşçüsü… Tekel işçileri kadar sabırlı değilim. Bir çadırım bile yok ki dursam orada… 

Peki, bundan yüz sene sonra hangi şiirim ayakta kalacak ve benim adımı da kendisi ile beraber o çağın takvimlerine taşıyacak dersiniz? Hep bu soruya cevap aramaktayım. Her şiir doğumumdan önce bu sancıyı çekmekteyim. Heyhat, aceleciliğim, sabırsızlığım yok mu, beni yayından fırlayan ok gibi başarısızlığın en dibine kilitlemekte. 

Oysa, ŞEKİL-KALIP-DURAK konusunda ufkumda fırtınalar yaratan üstadım, bana sonsuz derecede kıymetli hazinelerden hazine bir POETİKA bırakmıştı. Arada bir, yapay-iğreti tebessüm ve YAŞA-VAROL-YÜREĞİNE sağlıklardan kurtulup, poetikaya da bakamadım. Kahretsin ben! Cezamı çekeceğim anlaşılan. 

Oysa, poetika’nın İÇ ŞEKİL kısmı, benim için DIŞ ŞEKİL kısmından da önemliydi. 
Ne diyordu üstad? 

“ŞİİRDE DIŞ ŞEKLE BAĞLI BİR DE İÇ ŞEKİL MEVCUT… Serbest şiirin gayesi, DIŞ ŞEKLİ YIKIP BU İÇ ŞEKLİ BİLLURLAŞTIRMAKSA DA, MEKÂNSIZ ZAMAN GİBİ DIŞ PERDE GERGEFİNİ KURMADAN iç mânâyı nakışlandırmak muhal…” 

“Şiirde dış mânâ, büyük muhteva yekûnuna giren zâhiri delâlet unsurlarının heykeli; iç mânâ ise bu heykelin edasından tütücü gizli delâletler… Bunlardan biri TEBLİĞ, öbürü TELKİN MEVZUU…” 

“İşte şiirde, doğrudan doğruya, DIŞIN DIŞI, İÇ İÇİN İÇİ gizli mânâların esirî kıvrımlarını örgüleştiren edadır ki, iç şekle dokunur. Bu dokunun malzemesi, yine doğrudan doğruya dış âhengin ötesindeki iç âhenk, kelimelerin dış mânâsı altındaki iç mânâ, kelime münasebetlerinde lezzetleşen mizaç ve duygu hali…” 

Diyordu… 
Uffffffffff… Valla kafam karıştı.. İç- dış derken… hele bi bu noktada DURAK ta bi daha okuyak İÇ VE DIŞ meselesini… 

Neyse, 
Nakilci olup çıkmayacağım. Ben sabırsızım ama, siz de sabırsınız sanki.. 

Üstadın poetikasını şiirimin geometri kitabı olarak, bilgisayarımın yanıbaşında tutmaktayım. Bazen uykuya daldığımda, bilgisayarımın yanından poetikanın usulcacık doğrulduğu ve beni doğruca GÜLCEnin GÜL BAHÇESİNE doğru alıp götürdüğünü hissetmekteyim. 

Kalıp, durak, kafiye, vezin, ölçü…. 
Önemli vasıtalar… 
Esas önemli olan iç âhenk.. Önemli olan geleceğe kalmak. Şiir doğum sancılarımın çaresi poetikam benim… 

Sahi, biliyorlar mı acaba dostlarım? Ben halâ bir ÖZGECAN ve ÜÇTUĞ yazamadım valla. Tıpkı ustam Ekrem YALBUZ’un GÜLİSTAN ‘da sabırla beklediği gibi. 
Eeee.. 
Tutmuş bizim “citizen saatli-markacı vatandaş Osman Harun Alaman, illâ çarpım cetvelinden hareketle yok efendim mısra sayısı, hece sayısı şu – şu olan 100 den fazla yeni tarz buldum diye bana meydan okumaz mı? 
Ulen Vatandaş dedim, çılgınsın valla. 
Yumurtlamak kolay… Ya o yumurta işe yaramaz da kafanda parçalanırsa… 
Hayret bi şey… 
Neyse, vaz geçirdim. Markalı defterinin, ve koca karınlı bilgisayarının içinde duruyor. Bekliyor… Beklesin hele… 

Merdiven basamak basamak… 
Su kaynaksız akarsa, az bir zaman sonra bitiverir de deren çöl oluverir aslanım… 
İlk adımla başlar milyon kilometreler… 
Vasıtaları yerinde ve zamanında kullanmalıyız. 
Aynı noktaya vuran damlalar mermeri deler be dostum… 
Damlalar dere, dereler ırmak, ırmaklar okyanusa… Ölçü ve hayat bu işte… 
Ama aşkla, şevkle ve de en önemlisi sabırla… 



Duraktan nerelere geldik., 
Sahi hangi durakta binmiştim bu üstünde gül manzaraları bulunan mükemmel otobüse, unuttum… 
Öteden Osman Öcal Hocam sesleniyor: 
-“Durmak yok! ! ! ! Yola devam! ...” 
Duyuyorsun değil mi, şoför efendi… 
Duraktan gül yolcularını ala ala yola devam edeceğiz… 
Şarkılarımız gül açanda güle doğru… 


SON 

Ve DURAK’ın Ziyadesi: 

vEEEEEEEE 
Elbette, TUĞRA'lar çekilmiş fermanlarla görevlendirilmişiz biz...İşte temel görevlerden birisi:GÜLİSTAN'ımıza uğrayıp, DESTANLARIMIZI-MEVLİD'İMİZİ VE DAHA NİCE ESERLERİ GÜLCELERLE GELECEK nesillere aktaracağız. DÜNYA ŞİİR HARMANINI nasıl savurmada onları geçecek aşkımızın rüzgârı var bizlerde... 
Osman Hocamın sesi yükseliyor işte: 
-Durmak Yok yola devam...! 
ve 
Ustalar ustası, bizim Korkut Ata'mızi ağabeyimiz, büyüğümüz EKREM YALBUZ: 
-'Maya tuttu... İleri... Emin, sabırla, aşkla...' 

Ohhh... 
İşte ateşimi gül bahçesi eden bu durakta bunlar düştü ağız zindanındaki dil kölemden... 


Bütün dostlara selamlar, saygılar... 

Mustafa Ceylan
 
Cevapla
  


Foruma Git:


Konuyu Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi

Android Haberler | Ansansanat | Borsa Yorumla | Gülce Edebiyat | Türkçe Dersi