ein Bild ein Bild
Sitemize Hoşgeldiniz, Ziyaretçi! Giriş Yap Kayıt Ol


Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
HÂMİLİK
#1
A Oğul !
Osmanlı’da başta şairler olmak üzere, sarayın koruyucu şemsiyesi vardı ve ona bir çeşit “hâmilik müessesesi” diyebiliriz. O şemsiye altına girenlere verilen ödüle de “caize”…

İşte, bizim “KÖŞEYİ DÖNEN ŞAİRLER” çalışmamızda ele almaya çalıştığımız bir “doktora tezi”nden bazı alıntılar yaparak, Osmanlı’nın şair hamiliği meselesine açıklık getirmeye çalışalım, olmaz mı? Tezde deniyor ki: 

“Sosyal-ekonomik tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık tarafından hazırlanan Şâir ve Patron adlı çalışma, doğrudan Osmanlı Edebiyatı’nda hâmîlik geleneğini konu edinen, kitap olarak yayımlanmış ilk ve tek çalışmadır. Kitapta, Osmanlı’yı ‘patrimonyal’ bir devlet yapısı olarak tanımlayan İnalcık, egemenlik gücünün, mülk ve tebaanın mutlak biçimde hükümdar ailesine ait sayıldığını , yalnız onun lutuf ve inâyetine erişenlerin, toplumun en şerefli ve zengin tabakasını oluşturduğunu söyler. İnalcık’a göre patrimonyal prensip, yani patron-kul ilişkisi, Osmanlı Devletinin temel yapı ve menşeinde görülmektedir “

“Topkapı Sarayı Hazine Arşivinde yaptığımız konu ile ilgili araştırmalar sırasında, hâmîlik sistemi hakkında kaynaklık edebilecek, dosyalar halinde muhafaza edilen pâdişâh defterleri incelenmiş ve bu defterlerin, bazı pâdişâhların şiir müsveddeleri yanında çeşitli şâirlerin pâdişâhlara sundukları şiirleri içerdikleri gözlenmiştir. Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivinde yer alan ve inceleme imkânı bulduğumuz İn’âmat defterleri ve Rûznâmçe defterleri de konumuzla ilgili önemli kaynaklar arasındadır. Yukarıda sözü edilen defterlerden pek azı müstakil olarak günümüz Türkçesine aktarılmıştır. Büyük bir bölümü hala yararlanılmamış kaynaklar durumundadır.”

*
“Aynı zamanda sanatçıya destek veren hâmî ile eleştirel izleyici aynıdır. Yani sanatçı, eserini kendisine destek veren hâmîsine sunarak yine ondan takdir görmeyi beklemektedir. Böyle bir model kaçınılmaz olarak, statükonun korunması yönelimlidir ve sadece sanatın üretimini kontrol etmekle kalmaz eleştirel kriterleri de belirler.”

“Başta saray olmak üzere sadrâzam, şeyhülislam, kazasker, vezir, nişancı, defterdar gibi devlet büyüklerinin konakları; İstanbul dışında da şehzâde sarayları, paşa ve bey konakları, hem birer sanat mekânı hem de korunma alanları olarak öne çıkmıştır.”
*
“Diyebiliriz ki, sanat ve bilim eserinin kalitesini ve sanatkârın şöhretini, çok kez hükümdar belirlerdi. Bir eserin “makbûl ve mu’teber olması” her şeyden önce sultanın iltifatına bağlı idi.  Nitekim, pâdişâhların zaman zaman kendi şiirlerine nazire yazılmasını İstemeleri ve mesela II. Bâyezîd’in Ahmed Paşa’ya Nevâî şiirlerine nazîre yazmasını emretmesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Bunlar sultanın şiir piyasasındaki etkinliğinin örnekleri olarak değerlendirilebilir.”

“Şeyhî: Fazl u hüner ne fâyide olmasa terbiyet İlm ehline âzab ola akl ıssına ikâb diyerek, bir hâmînin terbiyeti olmazsa, kişinin ne kadar yetenekli ve hünerli de olsa yükselemeyeceğini belirtmektedir. Benzer şekilde Âşık Çelebi, Tezkiresinde, Figânî için şu sözleri söylemektedir: “Hemân aybı budur ki ne ömrden ruhsat ve ne tâli’de saadet ve ne ashâb-ı devletden terbiyyet buldı.”
*
Âşık Çelebi Tezkiresinde nakledildiğine göre, İbrahim Paşa Mısır’dan döndüğünde, Ârifî, kendisine lâmiyye bir kasîde sunmuş ve karşılığında Anadolu defterdarı Mahmud Çelebi kaleminde tezkirecilik taleb ederek Paşa’dan himmet ummuştur. Âşık Çelebi, İbrahim Paşa’nın şâirin talebini yerine getirmesini “paşa himmet itdi” sözleri ile ifade etmiştir. 

Bu örnekte olduğu gibi hâmîler çoğu zaman çeşitli görevler ya da maddî kazanımlar elde etmek isteyen şâire bu konuda ilgi ve iltifat buyurup himmet ederken, bu kelime zaman zaman da genel anlamda şâiri koruma ve destekleme ifadesi olarak da tezkirelerde yer almaktadır. 

Örneğin yine Âşık Çelebi, Zemînî’nin İshak Çelebi tarafından korunduğunu şu sözlerle anlatmaktadır: “İshak Çelebi zamanında Zemînî ilme tâlib olup, merhum anı tab-ı teb-i cehâletden yani gölgeden ve güneşden sakınup himmet ü inâyeti üstine sâye-güster idi.” Bu cümledeki himmet göstermek ifadesi, yukarıdaki örnekten daha genel olarak, hâmînin, şâire arka çıktığı, onu koruyup kolladığı anlamlarını karşılamaktadır. 

Latîfî’nin Sa’yî-i Kadîm’den söz ettiği bölümde ise, Sultan Bâyezîd bir gün şâirin bir gazeline rastlamış ve bu şiiri söyleyenin konunun ustası olduğunu anlayarak, emirle onu buldurup kendisine pâdişâhça himmetler ve sultanlara yaraşır bağışlarda bulunmuştur. Latîfî’nin vurguladığı “pâdişâhça himmetler ve sultanlara yaraşır bağışlar” ifadeleri, şâirlere iltifat ve himmet etmenin hâmînin konumuna göre değişen dereceleri olduğunu göstermektedir. 

Kuşkusuz sultan bu konum içerisinde en yüksek mertebede olanıdır. Sanatkarların eserlerini sultana ulaştırma gayretlerinin arkasında böyle bir sebebin olabileceği de göz ardı edilmemelidir. Arka çıkan anlamına gelen “zahîr” kelimesi de bu çerçevede hâmî anlamında kullanılmaktadır. 

Yahyâ Bey, Kânûnî’ye yazdığı bir kasîdesinde kendisine arka çıkan birisi olsaydı, şiir söyleme alanında Selmân-ı Savecî’yi mat edebileceğini söylemektedir: 

Şehâ fezâ-yı fesahatda şimdi 
Yahyâ’nun Zahîri ola idi mat iderdi Selmânı 

Yahyâ Bey, yukarıdaki sözleri ile sultandan kendisine destek olmasını beklerken, aynı zamanda şiir alanının İranlı büyük ustasını bu sayede yenebileceğini söyleyerek korumanın önemine dikkat çekmektedir. 

Hâmîsinden iltifat ve itibar bekleyen, onun terbiyeti altına girmek isteyen sanatçının, hâmîlik sistemi içerisinde sunduğu eser karşılığında hâmîsinden aldığı maddî kazanımlar, tezkirelerde daha çok câize adı altında belirtilmektedir. 

Sanatçının aldığı paraya câize denmekle birlikte, hâmînin yaptığı iş, tezkirelerde “nazma kıymet ü kadr buldurmak”, “inâm u ihsân etmek”, “inâyet kılmak”, “inâyet etmek”, “akça itmek”, “câize vermek”, “câize inâm u ihsân etmek”, “atâ etmek”, “atâ göstermek”, “ihsân etmek”, “ihsân buyurmak” ve “ihsâniyyet etmek” gibi ifadelerle yer almaktadır. 

Buna karşılık yukarıda ifade edilen kulluk anlayışı çerçevesinde değerlendirildiğinde sanatçı da, ihsân ve sadaka olunan, câize, inâm ve bahşiş alan bir konumdadır. 

Âşık Çelebi, şâir Fikrî’nin Celalzâde Nişancı Mustafa Çelebi’nin terbiyeti ile Kıssa-i Fîrûz Şâhînin birkaç cildini tercüme ettiğini ve karşılığında kendisine Yanbolu kazasının sadaka olunduğunu söylemektedir. Buna 16 karşılık, yukarıda ifade ettiğimiz gibi Osmanlı hiyerarşisine uygun bir şekilde sultan da lutf eden konumundadır.”
*
“Beatrice Gruendler, “Poetry and Poets in Early Abbasid Society” (“Erken Dönem Abbasi Toplumunda Şiir ve Şâirler”) adlı çalışmasında sanata destek veren patronların toplumun orta ve üst tabakasından ve büyük çoğunluğunun da Abbâsi yönetiminde söz sahibi olduğundan bahsetmektedir (9). Benzer yaklaşımla, Robert Brower, “Japanese Court Poetry” (“Japon Saray Şiir Geleneği”) adlı çalışmasında, kültürün gelişmesiyle birlikte Japon soylularının da ilgi alanlarının değiştiğini ve bunun edebiyata yansımasının aristokrat sınıfın sanatçılara destek vermesi şeklinde ortaya çıktığını vurgular. Aynı dönem Avrupa tarihinde de bu ilişkiyi kanıtlayan pek çok örnek vardır. 

Örneğin, sanat dünyasının yıldızları olarak addedilen Michelangelo, Raphael, Titian, Da Vinci, Holbein, Shakespeare, Mozart, Bach gibi sanatkarlar ya doğrudan krala bağlı olarak saray için çalışmış ya da devrin siyasetinde söz sahibi olan yönetici konumdaki ailelerin himâyesinde mesleklerini icra etmişlerdir. 

Rönesans Floransa’sında sanat koruyuculuğu aristokrat aileler tarafından sağlanıyordu. Aristokratlar, sadece sanatı desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda aktif olarak şehrin kültürel hayatının içinde yer alıyorlardı. Strozzi, Corbinelli, Rossi, Medici, Davanzati ve Alessandri gibi dönemin seçkin aileleri, özellikle 15. yüzyılın ortalarından itibaren, önemli patronlar olarak tanınıyorlardı. Hatta Batı düşüncesinde bu işlem, mesen (fr. mecene) olarak tanımlanmakta ve nasıl doğu dünyasında bu gelenek şâirlerce peygamberin sünneti olarak tanımlanıp mitolojik anlatıya dönüştürülmüşse, Batı uygarlığında da bu gelenek için bir hikaye söylenmekteydi. İmparator Augustus’un gözde adamı, yakın arkadaşı ve danışmanı olan Maecenas edebiyatçıları, bilginleri ve sanatçıları koruyan, onlara büyük maddî yardımda bulunan, bir anlamda sanat hâmîliğinin sistemini kuran kişidir. 

Şâir ve yazarları himâye eden ve kendisi de aynı zamanda bir şâir olan Maecenas, sanatçıların eserlerini ona hitâb etmeleri ya da ona olan övgülerini dile getirmeleri sebebiyle ünlü olmuş ve adı “aydınların koruyucusu” anlamına gelmeye başlamıştır. Bundan dolayıdır ki, onun adı daha sonra sanat koruyuculuğunun simgesi haline gelmiş ve bu uygulama Batıda mesen olarak adlandırılmıştır.”

*
“Brian Richardson, Rönesans İtalyası’ndaki hâmîlik sistemini incelediği Rönesans İtalyasında Yayım, Yazar ve Okuyucu adlı çalışmasında (Printing, Writers and Readers in Renaissence Italy), yazarların, çalışmalarını ithaf ettikleri soylu aileler tarafından desteklenmelerinin bir gelenek olduğundan söz etmektedir. Dustin Griffin, Literary Patronage in England (İngiltere’de Edebî Patronaj) adlı çalışmasında ise, geleneksel toplumlardaki zengin ve güçlü olmanın desteklemek için bir “zorunluluk” olduğunu ve bu zorunluluk durumunun, sadece dinin hükmü değil, aynı zamanda ahlaki bir gereklilik olduğunu ifade etmektedir”
*
“İbn-i Bibi, Seçuklu dönemi sultanlarından söz ettiği tarihinde, Sultan İzzettin Keykavus’un, sanatçılara her zaman bağışta bulunup armağanlar vermeyi yapılması gerekli işlerden saydığını, şâirleri ödüllendirmekte aşırıya kaçtığı zaman bile yine de kendisini kusurlu gördüğünü söylemektedir. 

Bibi’nin eserinde sultanlardan söz ettiği bölümlerde vurguladığı nokta, onların sanatı desteklemelerinin ötesinde sanatın aktif katılımcıları olmalarıdır. 

Yazar, Sultan Rükneddin Süleymanşah’ın kendisine sunulan eserlerden her birinin nazım ve nesir değerini, engin bilgisinin ve parlak zekasının terazisinde ölçüp tarttığını, mükemmeli eksikten, doğruyu yanlıştan, sağlamı çürükten, kabayı inceden, iyiyi kötüden ayırt ederek, şiirleri aruz ve kafiye açısından ustalıkla değerlendirdiğini söylemektedir. 

Zahîreddin Faryâbî’nin kendisini övmek amacıyla yazdığı nun redifli kasîdesine karşılık Sultan, “can damağına helva etkisi yapan” bu kasîdenin ödülü olarak şâire ikibin sultani dinarı, 10 baş at, 10 baş katır, 12 hörgüçlü deve, 5 erkek köle ve 5 güzel yüzlü Rum cariye, altın işlemeli, atlas, pamuklu, sakilâtun, attâbî kumaşlarından oluşan 50 takım elbiseyle birlikte bu anlamlı ve güzel kasîdenin sözlerinin açıklığını, deyimlerinin uyumluluğunu ve manasının inceliğini övüp göklere çıkaran bir yazı göndererek şâiri acele olarak sarayına çağırmıştır.”
*
“Bibi, Hüsameddin Salar’ın kızının 22 İzzettin Keykavus’a gönderdiği kasîdesine karşılık sultanın, kasîdenin her beyti için 100 kırmızı dinar verilmesini buyurduğunu söylemektedir. Toplamı 72 beyit olduğu için hazineciler, Musul’dan gelmiş olan kasîdeyi getirene 7200 dinar teslim etmişler, ayrıca kasîdeyi getiren postacıya da “o devrin fazıl ve seçkin kadınına” ödediğinden başka hil’at, binek hayvanı ve ikibin de dinar vermişlerdir (147). Alaaddin Keykubad ise, Necmeddin Râzî’nin kendisi adına yazdığı Mirsâdü’l-İbâd adlı eserine karşılık, ilgi ve iltifatın yanında kitabın her harfi karşılığında ödemede bulunarak yazarı büyük bir servete kavuşturmuştur.”
*
Osmanlı başkentleri olan İstanbul, Bursa ve Edirne en çok şâir yetiştiren şehirlerdir (İsen “Tezkireler Işığında Divan Edebiyatına Bakışlar” 70). 

Şehzâde sancakları ve beylerbeyliği merkezlerinin konumları da bu üslûbun devamını desteklemişlerdir. Şehzâde vâlilerin tıpkı İstanbul’daki saray gibi bir mâiyet oluşturmaları, kendi tuğralarını çekebilir ve hüküm yazdırabilir olmaları, bütün bunların ötesinde tıpkı sultanlar gibi bilim ve kültür faaliyetlerinin hâmîleri olmaları, bu tür faaliyetlerin merkezden taşraya doğru yayılmasını sağlamıştır. 

Hâmîlik sistemi açısından düşünüldüğünde sultandan başlayıp daha alt konumlara yayılan hiyerarşik bir düzen, Şehzâde sancakları ve beylerbeyliği merkezleri, devlet büyüklerinin, paşa ve beylerin konakları, mistik merkezler ve çarşı gibi çeşitli muhitlerde devam etmiş; dolayısıyla sadece ve dâima saraya bakarak belirli bir modeli devam ettiren toplumsal bir oluşum ortaya çıkarmıştır. 15. ve 16. yüzyılda başta Edirne ve İstanbul, yani saray olmak üzere Osmanlı edebiyâtı, şehzâde saraylarının yer aldığı bölgelerde de devamlılık ve gelişim göstermiştir. 

Haluk İpekten, özellikle 15. yüzyılın başında Emir Süleyman Çelebi zamanında (1402-1410) Edirne, Anadolu’da Sultan Cem ile Sultan II. Bâyezîd’in şehzâdesi Abdullah (1481-1483) ve Sultan II. Selim’in sancak beyliklerinde Konya, şehzâde II. Bâyezîd, oğlu Ahmet ve şehzâde Mustafa’nın valilikleri devrinde Amasya, sancak merkezi olarak pek çok şehzâdenin valilik ettiği Manisa, Yavuz Sultan Selim’in sancak beyi olduğu Trabzon ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın şehzâdeleri Bâyezîd ile Sultan II. Selim’in bulundukları devirlerde Kütahya’nın birer edebiyât ve kültür merkezi haline geldiğini belirtmektedir .

Osmanlıda bir saray üslubunun teşekkül etmesinde yöneticilerin sanatı sadece desteklemelerinin değil, bizzat üretici olarak sanatın içinde olmalarının çok büyük etkisi vardır. 

Osman Gâzî’den başlayarak Sultan Mehmed Reşad’a kadar pâdişâhlar, şehzâdeler, yöneticiler ve devlet kademesinde görev yapan bürokratların ilgiye göre değişen derecelerde sanatın çeşitli dallarına destek verdikleri veya üretimde bulundukları bilinmektedir. 

Osmanlı hânedan mensuplarının başta şiir olmak üzere bilim ve sanatla iç içe olmalarının sebebini yetişme tarzlarında aramak doğru olur. 

Özellikle devletin kendini toparladığı tarihlerden itibaren, gelecekte sorumluluk alacak kişilerin eğitimine büyük özen gösterildiğini biliyoruz. Çok küçük yaşlardan itibaren en seçkin hocalarla eğitimlerine başlayan şehzâdeler, Türkçenin yanında Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, Rumca, Sırpça hatta Çağatay Türkçesi gibi dil ve lehçelerden birkaçını da öğreniyorlar; tarih, coğrafya, harp sanatı, astroloji, matematik, mantık, kimya gibi pozitif ilimlerin yanında, avcılık, atıcılık, güreş vb. sportif faaliyetleri de başarıyla icra ediyorlardı. 

Şehzâdeleri yetiştirmekle görevli olan lalaların birkaç önemli meziyete sahip olmalarının gerekliliği ve Osmanlı şehzâdelerinin lalalarına baktığımızda çoğunun şâir, hattat ve mûsikîşinâs olması, Osmanlıda sanatın şiir, hat ve mûsikî kollarına ayrı bir önem verildiğini düşündürmektedir. Osmanlı hânedan mensuplarının pek çoğunun dikkate değer birer şâir ve mûsikî ustası oluşlarının bu eğitim sayesinde gerçekleştiği söylenebilir.”
*
“Anadolu sahasında yazılmış tezkirelerde Osmanlı şâirleri ve hâmîlerinin bu gelenekteki başka şâir ve hâmîlere benzetilmesidir. Hüseyin Baykara ile Ali Şir Nevâyî, Gazneli Sultan Mahmud ile Firdevsî ve Sultan Sencer ile Enverî arasındaki hâmî- şâir ilişkisi Osmanlı şâirlerinin kendi hâmîleri ile ilişkilerine örnek teşkil etmiştir.”
*
“Fatih Sultan Mehmed’in, döneminde hizmetinde 185 şâirin bulunduğu, 30 şâirin 40 şâir ulufesi aldığı ve bu şâirlerin padişâh başta olmak üzere devrin hemen bütün ileri gelenleri tarafından korunduğu, câize ve ihsanlar aldığı bilinmektedir. Fâtih kadar, sadrâzamları Mahmud Paşa, Karamânî Mehmed Paşa ve Sinan Paşa da hem şiir ve nesir alanında eserler ortaya koymuşlar, hem de birçok şâirin hâmîliğini yaparak edebiyâtın gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. II. Bâyezîd’in biri nişancısı, diğeri de veziri olarak Tâci-zâde Câfer Çelebi ve Kâsım Paşa aynı zamanda şâirleri destekleyen hâmîlerdir.”
*
“Kânûnî’nin çevresindeki en yakın kişilerin sarayda veya konaklarında ilim ve şiir üzerine tartışmalar yapılması, şiir meclislerinin düzenlenmesi ve şâirlere okudukları şiirlerinin değerine göre ihsanda bulunmaları bize o dönemde şiirin dolaşımda bulunduğu kültür atmosferini çok iyi yansıtmaktadır. Merkezî otorite olarak kabul edilen sultandan daha aşağıya doğru yayılan böyle bir uğraş, şiirin bu dönemde neden klasik bir çizgiye geldiği sorusunun da cevabıdır.”
*
“Ali Kuşçu olduğunu, Kuşçu İstanbul’a geldiğinde Fâtih’in onu yeni pâyitahtında alıkoymak 47 istediğini ve gündelik 200 akçe maaşla Ayasofya medresesine tayîn edip; ailesini de yanına alarak İstanbul’a döndüğünde Fâtih’in bu yolculuğunda kendisine günde bin akçe verdiğini nakletmektedir. Bir başka âlim Câmî de Fâtih’in “adım başına bir akçe paha biçtiği” (Pala 20) ve iltifat ettikleri arasındadır:
Anlatırlar ki bir gün Fâtih Sultan Mehmed’in hazır bulunduğu bir ulemâ meclisinde vahdet-i vücûd felsefesi üzerine bir anlaşmazlık çıkmış ve zamanın kazaskeri, bu meseleyi ancak Molla Câmî’nin çözebileceğini söylemiştir. Fâtih Sultan Mehmed, bu söz üzerine, Câmî’ye hediyeler göndererek bu meselenin çözülmesini ondan ricâ etmiştir. Bu rica üzerine Câmî, Risâle fi’l-Vücûd adlı eserini yazarak II. Mehmed’e göndermişse de, bu risâle İstanbul’a varmadan Fâtih Sultan Mehmed vefat etmiştir. II.Bâyezîd’in de (886-918/ 1481-1512) Câmî’ye babasının gösterdiği ilgiyi gösterdiği, ona hediyeler gönderdiği ve kendisini İstanbul’a davet ettiği; hattâ ona her yıl bin flori gönderdiği kaynaklarda kayıtlıdır.”

*
Abdülaziz Bey, Osmanlı Adet Merasim ve Tabirleri adlı kitabında yukarıda sözü edilen aracı konumla ilgili şu bilgileri vermektedir: Şâirlerin ileri gelenlerinden pek çoğu, pâdişâhların tahta çıkışında, sultan ve şehzâde doğumlarında, sefere çıktıkları zamanlarda ve savaşlarda muzaffer olmaları için kasîdeler yazar, tarihler düşürür ya saraydaki bir aracıyla pâdişâha takdîm ettirirler ya da usûl üzere Bâb-ı Âlî vasıtasıyla, yani vezîr-i a’zâma verirlerdi. Bâb-ı Âlî vasıtasıyla takdîm olunmak daha da önemli bir şöhret yolu idi. Bu manzûmelerden pâdişâha sunulmaya layık olanlar seçilir, sadrazamın öven yazısıyla saraya, huzûr-ı humâyuna sunulurdu. Pâdişâhın ihsanını kazanma ümidiyle huzura arz edilen şiirlerin, değer ölçülerine göre pâdişâhın, uygun gördüğü ihsanın taksîm edilmesi konusunu kendi hattıyla sunulan belge üzerinde bildirmesi, bu işin bir sürecinin olduğunu gösteren noktalardan biridir.”
*
“Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet Merasim ve Tabirleri adlı çalışmasında, Osmanlıda bir dönem şâir ve edip olmanın büyük bir meziyet ve şöhret sebebi olduğunu ve sokak satıcısına kadar yayılan bir merak haline geldiğini söylemektedir. Ramazan davulcusu, bozacılar, mısırcılar, buğdaycılar, muhallebiciler, sebilciler, dilenen körler, keten helvacılar gibi esnaf da malını satmak, hoşa giderek müşteri çekmek için tertip ettikleri manzumeleri okuyarak sokakları gezer olmuşlardı. Yazara göre, esnaf bu şekilde daha fazla mal satmakta idi…”

*
II. Selim Dönemi Sonuna kadar Hâmîler ve Hâmîlik Ettikleri Şairler :
-Yıldırım Bayezid :
Şeyhoğlu Mustafa, Ahmedî, Bursalı Niyâzî,

-Çelebi Mehmed :
Ahmedî, Ahmed-i Dâî, Şeyhî,

-II.Murad :
Şeyhî, Şeyhoğlu Cemâlî, Şemsî, Nakkaş Sâfî, Gelibolulu Za’ifî, İvazpaşa-zâde Atâî, Hüsâmî, Hassan, Bursalı Ulvî, Aşkî, Yazıcızâde Ahmed Ercan, Yazıcızâde Mehmed Bîcan

-Fatih Sultan Mehmed :
Ahmed Paşa, Necâti Bey, Cezerî-zâde Mahmud Vefâyî, Molla Lutfî, Hızır Bey, Melîhî, Aşkî, Mehdî, Kazasker Fenârî- zâde Ali Çelebi, Defterdar Şemsî, Ulvî, Kâtibî, Zeyneb Hanım, Cemâlî Bâyezîd, Kıvâmî, Amasyalı Şehdî, Hamîdî, Kabûlî, Kâşifî, Sâhilî, Vâhidî, Le’âlî, Huffî, Hüdâyî, Karamanlı Nizâmî.

-II.Bayezid :
Molla Lutfî, Müeyyed-zâde Abdurrahman Efendi, Ami Cemâlî Efendi, Hâtib-zâde, Molla İzârî, Efdalzâde, Kıvâmî, Kemalpaşa-zâde, Kâtib Şevkî, İdris Bitlisî, Ahmed Paşa, Necâtî Bey, Zâtî, Tâci-zâde Câfer Çelebi, Sâfî, Bihiştî Sinan Çelebi, Çâkerî, Fazlî, Kara Seydî, Şâmî Mustafa Bey, Safâyî Lokman Dede, Derviş Ferrûhî, Basîrî, Muhammed Kazvînî, Firdevsî-i Rûmî, Likâyî, Hamdullah Hamdî

-Yavuz Sultan Selim :
Kemalpaşa-zâde, Revânî, Halîmî Çelebi, Sücûdî, Tâli’î, Güvâhî, Fehmî, Nihâlî Câfer Çelebi, Müeyyed-zâde Abdurrahman Efendi, Tâci-zâde Câfer Çelebi, Pîrî Paşa, Zeynel Paşa, Seyyid Mahmud Emîrî, Lutfî Paşa, Hayâlî Abdülvehhab Çelebi,İshak Çelebi, Şükrî, Sâgarî, Zâtî, Âhî Çelebi, Tâci-zâde Sâdî Çelebi, Lâmi’î, Muammâyî, Muhammed Kazvînî, Derviş Şemsî, Şah Kâsım.

-Kanuni Sultan Süleyman :
Cenâbî Paşa, Şemsî Ahmed Paşa, Derviş Ağa, Celâl-zâde Mustafa Çelebi, Seydi Ali Reis, İbn Kemâl, Ebu’suûd Efendi, Kınalı-zâde Ali Çelebi, Perviz Efendi, Celâl-zâde Sâlih Çelebi, Gazâlî, Hayâlî Bey, Ârif Fetullah Çelebi, Taşlıcalı Yahyâ Bey, Bâkî, Fevrî, Bâlî-zâde Rahmî, Şerife-zâde Edâyî, Gubârî, Abdurrahman Çelebi, Kâmî, Şükrî, Semâî, Lâmiî, Zâtî, Ârif Çelebi, Edirneli Nazmî, Ubeydî, Bursalı Selmân, Sîrî Ali Bey, Sâmî Hüsam Çelebi, Dâî Abdurrahman Çelebi, Senâyî, Kireçcizâde Gubârî, Şah Kâsım, Şehâbî-i Acem.

-II.Selim :
Şemsî Ahmed Paşa, Bâkî, Celâl Bey, Ayşe Hubbî Hâtun, Terzî-zâde Ulvî, Hâtemî İbrâhim Bey, Şâmî Mustafa Bey, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi, Azmî Efendi, Câmî Bey.

-Mahmud Paşa :
Çezerî Kâsım Paşa, Halîmî Lutfullah Çelebi, Hayâtî, Hayâlî, Sarıca Kemâl, Mevlânâ Hâmidî, Hüdâyî, Sâlih Dede.

-Müeyyed-zâde Abdurrahman Efendi :
Kemâlpaşa-zâde, Necâtî, Zâtî.

-Tâcî-zâde Câfer Çelebi :
Sücûdî, Sıhrî, Zâtî, Mesîhî.

-Pîr Mehmed Paşa :
Sücûdî, Şem’î, Lisânî

-İbrahim Paşa :
Hayâlî Bey, Hayretî, Deli Birâder Gazâlî, Nihâlî, Yahyâ Bey,Şükrullah, Celâl-zâde Sâlih, Perriz Efendi.

-İskender Çelebi :
Hayâlî Bey, Yahyâ Bey, Nihâlî, Rahmî, Celâl Bey, Deli Birâder Gazâlî, Riyâzî, Refîkî, Amânî, Basîrî, Figânî, Harîrî, Latîfî

-Kemâlpaşa-zâde :
Aşçı-zâde Hasan Çelebi, Refîkî.

-Kazasker Kadrî  Efendi :
Hâletî, Sehâbî, Yeşil-zâde, Riyâzî, Subhî, Nihâlî Câfer Çelebi.

-Rüstem Paşa :
Riyâzî, Nakkaş Bâlî-zâde Rahmî, Aşık Çelebi.

-Seydî Ali  Reis :
Yetim Ali Çelebi, Sabûhî, Hâtifî, Mehmed Kâmî, Müslim Çelebi.

-Celâl-zâde Mustafa Çelebi :
Zamânî, Mâşî-zâde Derviş Fikrî.

-Cem Sultan (Konya) :
Haydar Çelebi, Sirozlu Kandî, Sehâyî, Şâhidî, Sâdullah Çelebi, La’lî.

-Şehzâde Selim (Amasya) :
Celâl Bey, Durak Çelebi, Terzî-zâde Ulvî, Kara Fazlî, Hubbî Hâtun, Derviş Çelebi, Visâlî Çelebi, Gelibolulu Âlî, Derûnî, Fedâyî, Hâtemî İbrâhim Bey, Vusûlî, Rahîmî.

-Şehzâde Bayezid (Amasya) :
Müeyyed-zâde Abdurrahman Çelebi, Tâci Bey, Cezerî Kâsım Paşa, Kutbî Paşa Çelebi, Seyfî, Şeyh Hamdullah, Âfitâbî, Mihrî Hanım.

-Şehzâde Ahmed (Amasya) :
Âfitâbî, Minîrî İbrâhim Çelebi, Penâhî, Makâmî, Zeyneb Hâtun, Mihrî Hanım.

-Şehzâde Mustafa (Amasya) :
Surûrî, Fazlî, Zârî, Zamânî, Edâyî Çelebi.

-Şehzâde Korkud (Manisa) :
Gazâlî, Fedâyî, Manisalı Serîrî.

-Şehzâde Mahmud (Manisa) :
Necâtî Bey, Sun’î, Tâliî, Şevkî, Andelibî.

-Şehzâde Süleyman (Manisa) :
Sehî Bey, Ferrûhî, Yakînî.

-Şehzâde Mustafa (Manisa):
Surûrî Efendi, Kara Fazlî, Zârî, Zamânî, Edâyî, Senâyî.

-Şehzâde Mehmed (Mansa) :
Kara Fazlî, Azmî, Nûhî Ahmed.

Şehzâde Selim II (Manisa) :
Hüseyin Celâl Bey, Nihânî Durak Çelebi, Terzî-zâde Mehmed Ulvî, Meşrebî Kalender, Kara Fazlî, Hubbî Hâtun, Vusûlî Mehmed, Hatmî Mustafa Bey, Derviş Çelebi, Visâlî Sefer Çelebi, Fedâyî, Fevrî Ahmed, Derûnî, Nigârî Nakkaş Haydar, Zihnî, Bağdadlı Ahdî, Câmî Bey, Rahîmî, Âlî.

-Şehzâde Selim I (Trabzon):
Halîmî Çelebi, Hayâlî Abdülvehhâb Çelebi, Revânî, Seyyid Kâsım, Bursalı Şevkî.

-Şehzâde Bayezid II (Kütahya):
Gubârî Abdurrahman Çelebi, İşretî, Câfer-zâde Muhlis, Firâkî, Celâl-zâde Sâlih Çelebi.

-Şehzâde Selim II (Kütahya) :
Celâl Bey, Nihânî Durak Çelebi, Hâtemî, Kara Fazlî, Hubbî Hâtun, Vusûlî, Visâlî Çelebi, Derûnî, Gelibolulu Âlî, Sarı Re’yî, Makâsî Mustafa Bey, Seyyid Meşâmî, Nakkaş Haydar, Zihnî Bâlî Çelebi, Merdümî Çelebi, Ahdî, Câmî Bey, Seyyid Hâşimî.
(Tuba Işınsu İsen-Durmuş; Doktora tezi, II. Selim Dönemi Sonuna Kadar Osmanlı Edebî Hâmilik Geleneği)
 
Cevapla
  


Foruma Git:


Konuyu Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi

Android Haberler | Ansansanat | Borsa Yorumla | Gülce Edebiyat | Türkçe Dersi