ein Bild ein Bild
Sitemize Hoşgeldiniz, Ziyaretçi! Giriş Yap Kayıt Ol


Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
UFUKLAR VE ÖTESİ(N.F.KISAKÜREK-(3)
#1
UFUKLAR VE ÖTESİ(N.F.KISAKÜREK-(3)
Mustafa CEYLAN
****************




“Yollar ve Gökler” de : 




“Üst üste, altaltalar 

Bende gökler ve yollar 



Gökler, kat kat mavilik 

Yollar, kol kol servilik. 



Yollar nereye gider, 

Ve ne düşünür gökler? 



Göklerin bir sırrı var 

O’nu arıyor yollar. 



Gökler suda titriyor, 

Yollar suda bitiyor. 



Göklerin yüzü yerde, 

Yollarınki göklerde. 



Bu yollarda izimiz, 

Bu göklerde gizlimiz. 



Yollar, beni, vardırın! 

Gökler, tutup kaldırın!” 



Yıldızlara tutunmak isteyişim, sana koşum, sana susuzluğumun neticesiydi. “İyi atlara binip giden iyi insanlar”ı parmağınla işaret ediyor, parmağınla bendeki zamanı ikiye bölüyordun. “Ölümü öldüren kahramanlar”ı(3) bir yana, ufkun birinci merhale ötesine koyuyor, durmadan koşacaksın diyordun. Ufkun birinci merhalesinden “İçi ve dışıyla ölüme bakanları”nakkaş ve nakış olanları(4), ”akreplerin ruhumuzu deşmesinden kurtulmak için, nur çeşmelerinden içilenleri(5), ”sebil sebil ölümsüzlük tasını sunanları ve nokta nokta ebed haritasını çizenleri”(6) anlatıyordu parmakların. Sana, parmaklarına tutunabilmek; ebed haritasını çizenlere ulaşmak demekti benim için. Ve benim için ölümcül hastalıktan, asırların çürük dişinden ve hamlık düşünden kapma sara nöbetlerinden kurtulmak demekti. Bakışlarımızda aradığın o muhteşem genç nesli bulabildin mi bilmiyorum? Ancak, bizlerin, senin her vesileyle adını anıp tariflediğin o muhteşem genç nesil olamadığımızı biliyorum. 

“Ey genç adam, bu düstur sana emanet olsun; 

Ötelerden habersiz nizama lânet olsun.” 

Derken, gelecek zamanlarda kurulacak nizamın, toplumsal dokunun ötelerden habersiz olmamasını ister ve “ötelerden habersizse o nizama lânet olsun” derdin. 
Yüreğimden geçenleri bakışlarımdan okurdun üstadım. Tıpkı kitap ve yazarı misalince ben de ses tonundan, bakışlarından yüreğinin gönül kıyılarıma vuran, aklımın kuru kabuk sınırlarını parça parça eden tahlil ve analizlerinden anlardım içindeki iklimi ve bembeyaz sayfalar ölçütündeki ruh kökümüze diktiğin fikir,aşk ve iman fidanlarını, nurlu ellerinle serptiğin şiir tohumlarını hissederdim… Biliyorum, sana göre bizdik, özlediğin o muhteşem gençliğin temsilcileri. Gelecek bizdeydi ustam… Yanlışları düzeltecek, yatıkları doğrultacak, “çile” yi kaymaklı tatlı bilecek özlenen nesil… Evet özlenen ve beklenen nesil… Nitekim; 

“Bir nesil özlüyorum, 

Doğrultsun yatıkları! 



Somunları taş olsun 

Zehir de katıkları! 



Yorganları devirsin 

Dişlesin yastıkları! 



Bir damla gözyaşına, 

Sonsuzluk, sattıkları. 



Hakk’a dönünüz Hakk’a 

Hakk’ın yarattıkları!” 



Diyordun… 

Ve üstadım, canda can çiçeğim Hocam; iki gözümün nuru; 



“Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş! 

Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş”  bir aile yapısını tersine çevirecek nesilleri doğursun istiyordun anneleri… 
“Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım / Mukaddes emânetin dönmez dâvacısıyım”, “Bekleyin görecektir duranlar yürüyeni;/Sabredin gelecektir, solmaz, pörsümez yeni!”, “Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!/ Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?” 

“Bir ufuk ki, ne Mecnun varabildi, ne Ferhad; 
Bir ufuk ki, ilâhî sırrı bekleyen serhad…” 


diye tanımladığın “kadın”ı anlatan mısraların, ufkun ve sevdanın yegâne terennümüydü. İlâhî sırrı keşfetmenin tek ve değişmez yolu, ufuk çizgisine varmak, iç radarlarını ufuklardan öteye, ötelere çevirmekle mümkündü. 

Haziran 1977’ de “Ezan Susmaz” adıyla ilk şiir kitabımı yayınlamış, yolunu gözlemeye başlamıştım. Bu basit, çocukça, sığ suların kıyısından devşirdiğim duygu çiçeklerimi millî ve mânevî değerlere çevirmiş, 25 yaşın heyecanı ile lise yıllarında yazıp yazıp sakladığım manzumelerimi yayınlamıştım. Bu ilk kitabımı sana sunmak, takdim etmek istedim amma, korkumdan veremedim üstadım. Bana “25 yaşında bir Fatih Bizansı islâmbol yaparken, sen, kelimelerin, kalıbın, veznin kölesi olmuşsun, böyle olmaz, olmamalı” diyeceğini sandım hep. O yüzden de, aradan seneler geçmesine rağmen, aynı his, aynı düşünüş biçiminin bendeki saltanatı bitmedi. Kendi yazdıklarımı kendim beğenmiyor; her yeni soluklanış, her şiir yağmurundan sonra, seni, bakışlarını, yüz ifadeni aramaktayım hep. Gülümseyeceğin güne kadar yazacağım, kalemim senin takdirkâr bakışlarını alana kadar çırpınacak, çalışacak ve susmayacak… 

Sancılı arayışlarım ömrümün sonuna kadar sürecek ustam… 

Halk Edebiyatımızın temeli olan “dÖrtlük”,divan edebiyatımızın kökü olan beyit arasında, sihirli bir üç mısra (bana göre üçlük) koymuş olmandaki hikmeti şimdilerde daha iyi anlamaktayım. Beyitleri, muhteşem üstü muhteşem vecizelerinde Mimar Sinan mİmarisiyle nakışlarken, dörtlüklerin yanına, beşlik mısralar, batı edebiyatının sone , triyole vb nazım çeşitlerini Necip Fazılca nakışlamanı, Divan Edebiyatımızın gazel ve kasidesini, terci-i bend’ini, halk edebiyatının tecnisini ölümsüz, abide şiirlerinde yepyeni nefes alanları olarak sunmuştun. Hece şiirimizin sadece “koşma”dan ibaret bir şiir türü olmadığını haykırıp durmaktayız biz, bu haykırışlarımızı, “Çile”ne göz atsa yâr ve yârenlerimiz anında anlayacaklar, amma, bakmak yeterli olmuyor galiba, görmek, dahası göstermek de gerekiyor sanıyorum… 
Gösterdiğin ufuklarda, şiirimizin köklerinden yükselen “Sakarya Türküsü”, “Zindandan Mehmet’e Mektup” , “Çile”n, “Kaldırımlar”ın var. 

** 
Sözümüzün burasında şiirinden bir gül atalım üstadım ve KALDIRIMLAR’ı takdim edelim: 

KALDIRIMLAR 

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; 
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. 
Yolumun karanlığa saplanan noktasında, 
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. 

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; 
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. 
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık. 
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. 

İçimde damla damla bir korku birikiyor; 
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... 
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; 
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler. 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; 
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. 
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; 
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. 

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; 
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! 
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; 
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum! 

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; 
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler. 
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; 
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler. 

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; 
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! 
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; 
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. 

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya; 
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. 
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya, 
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..” 



Kaldırımlar -2 



Başını bir gayeye satmış kahraman gibi, 
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın! 
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi, 
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın! 

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri, 
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında. 
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri; 
Onun taşı erimiş, senin kafatasında. 

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var; 
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz. 
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var; 
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz. 

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur! 
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları. 
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur, 
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları... 



Kaldırımlar -3 



Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece, 
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler. 
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince, 
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der. 

Ondan bir temas gibi rüzgar beni bürür de, 
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp. 
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de, 
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp. 

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım; 
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım, 
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı. 

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan; 
Bana rahat bir döşek serince yerin altı, 
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...” 



Necip Fazıl KISAKÜREK 



** 
Şiire dair demiştin ki: 
“Ben şiiri, her türlü hasis gayenin üstünde, doğrudan doğruya kendi zât gâyesine-sanat için sanat-, fakat kendi zat gâyesinin sırrıyle de Allah’a ve Allah dâvâsının topluluğuna-cemiyet için sanat-bağlı kabul etmişim… işte kitaplık çapta zuhuruna kadar beni bekleten ve bu zuhura mânâda ve maddede şekil veren baş ölçü!..” “ Biz şiiri iman için bilmişiz; ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği binbir yol ağzı biliyoruz.””Dilimin ucunda tek nükte kaldı: Allah’ın kâinata Efendi olarak yarattığı, insan ehramının zirve taşı; ve şair… Efendimiz, Kurtarıcımız, Müjdecimiz, Gâye-İnsan ve Ufuk Peygamber… O ve şair… O her şeyimiz, her şeyimiz, her şeyimiz; topyekûn varlık nimetinin her şubesiyle beraber (Poetika)mızın, şiir telâkkimizin de kaynağıdır. Bu inceliği (Poetika)mızda gösterdik. Ve şair demek, Gâye-İnsan ve Ufuk- Peygamberi, Kâinatın Efendisini, Allah’ın Sevgilisi’ni sezmeye doğru hususî ve ileri bir istidat…” “üstün idrâk müessesesi şiir, ilk borç olarak, elinde kâinat sırlarının anahtarı, O’nun hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının eşiğinde dize gelecektir. Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi; şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisi… Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, O’ nun ümmetlik liyakatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürgecisiyim!” 

Evet üstadım, evet; ben, bizler de senin evlâdların, senin umut fidanların, ellerinle dokuyup şiir göklerine savurduğun ve her birimize en yüce görevleri yüklediğin küçümen yıldızların, şairlerin, çırakların, yolunda yolcular, kapında bendelerin olarak, şiire dair aynı duyguları duymuş, aynı sorumluluk bilinciyle, kendimizi kelâm sahasında bir hizmetkâr, şiir sahasında bir köle kabul ederek, iy’olmaz şiir hastalığımızı da bir yandan tedavi edebilmek maksadıyla ufuklara, çizdiğin, şehadet parmağınla gösterdiğin ufuklara yolculuktayız. Ufuklara yolculuk “gül üstüne” başladı, gül üstüne devam etmekte üstadım. Zira, ufkun en son noktasında hilkat sırrının ve Kâinat Efendiliği makamının sahibi vardır… 


Yollar, sende başlar; iki Cihan Sevgilisi’ne uzar, oradan Yüce Mevlâ’ya uzanan yollar. 

“Yaram var, havanlar dövemez merhem; 

Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem. 

Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem; 

Yollar ki, Allah’a çıkar bendedir.” 

Ben’i bende etmişiz üstadım kaleminize. Ak topraklara çevirmişiz ızdırap dozerlerinin dişli çarklarında ezilen gönül topraklarımızı… Kavruk, yanık, yüzü yırtık, hüzün yumağı toprağımızı mısralarının sırdaş türküsüyle verimli vahalara çevirmişiz. Irmaklarımız senden doğmuş, senden bize, bizden kalemimize, kalemimizden insanlığın hafıza kâğıtlarına, gönül girdaplarına akmış hep. Yunuslayın düşmüşüz ışıltılı yoluna sırtımızda alıç heybesi, başımızı vurmaktayız taştan taşa. Aynalar ardındaki sırrı düşürdüler şimdiki zamanda. Olaylar, gelişmeler, akan zaman, parça parça etti, tuzla buz etti aynaları da kör aynalarda, ayna kırıntılarında küçülen nefsimizi, enaniyet canavarımızı çoğaldı ve büyüdü sanmaktayız. Oysa üstadım sen, “Ve nefs” i köpeğe, hattâ köpekten de aşağı derecelere indirmelisin diyordun. 

“Köpek korkusiyle korktum ölümden, 

Ölmeden ölmeyi anlayamadım. 

Ne güneşler doğup battı üstümden 

Bir günü bir güne bağlayamadım. 



Hırsıma ne şöhret yetti, ne de şan 

Döndüğüm her nokta dünyadan nişan 

Nefsimin ardından koştum perişan 

Ondan bir kıl bile avlayamadım…” 
 
Cevapla
  


Foruma Git:


Konuyu Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi

Android Haberler | Ansansanat | Borsa Yorumla | Gülce Edebiyat | Türkçe Dersi