ein Bild ein Bild
Sitemize Hoşgeldiniz, Ziyaretçi! Giriş Yap Kayıt Ol


Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
ŞİİRBAZ SULTANLAR(2)-SULTAN ORHAN(Gazi)
#1



ŞİİRBAZ SULTANLAR(2)-SULTAN ORHAN(Gazi)

Mustafa CEYLAN

A Oğul!

Adı Orhan,
Has odalardan cenk meydanına
Uzayan yollarda görürsün onu.
Bir Nilüfer düşüdür gözlerinde
Bir Nilüfer gülüşü dudaklarında
Seversin, översin öylece, yapyalın…
 
Tarih yalan söylemez bizde
Eğip bükmez hakikatin direğini can balam,
Adı Orhan
Tarih anlatır onu,
Ben anlatamam…
 
*
Oğul oğul,
Can oğul !
Gönlüme sultan,
Derdime derman
Ceylan oğul !
Şeyh Edebali torunu, Kara Osman oğlu Orhan’dır bahsettiğim. Anladın değil mi?
Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci padişahı yani. 1326 ile 1359 yılları arasında beylik yapmış. Babası bizim Kara Osman, annesi Mal(hun) Hatun. Doğum tarihi : 1274 (Bazı kaynaklarda 1281 veya 1288 olarak geçmekte.)
 
Babası Osman Gazi'den 16.000 km2 olarak aldığı devleti, oğlu I. Murad'a 95.000 km2 olarak devretmesini bilmiş bir lider.
 
A Oğul, Şiirbaz Sultanımız, Orhan Gazi’ nin bazı özellikleri de şöyle anlatılır :
 
Uzun boylu, sarışın ve mavi gözlü, ulemaya saygılı, merhametli bir hükümdar. Sık sık halkın arasına karıştığı  ve halkın dertlerini dinlediği söylenir. Bilgiçler ona, dinin kahramanı anlamına gelen "Şücaeddin" lâkabını vermişler.
 
*
Can Oğul;
Selçuklu gibi büyük bir Anadolu Devletinden beylikler doğmuş, her beylik kendi bey’ini-liderini, kendi başkentinde kendi bağımsızlığı ile ortaya koyuvermişti. Bizim Kara Osman’ın kurup ilân ettiği Osmanlı Beyliği, işte bu Orhan bey zamanında “devlet teşkiâtını” kuruyor ve bu ilk devlet  teşkilâtında, Anadolu Selçukluları ile İlhanlıların teşkilâtları örnek alınarak, bir “hükümet mekanizması” oluşturuyordu…
Bunun esası,  Beylik merkezindeki  “divan”dı. Bu divana devlet reisi olan padişah başkanlık ettiği gibi gerektiğinde padişah adına vezir de başkanlık yapabilirdi. Senin anlayacağın bir çeşit “Bakanlar Kurulu” yani.. Divan bu…
 
Osmanlı  Devletinin ilk veziri(Yani bugünün Başbakanı)  kendi kardeşi Alâeddin Bey idi.  Vezirler  “paşa” ünvanını taşırlardı.  Ağabeyi, vezir Alâeddin de, “Alâeddin Paşa”   olmuştu. Gerçi dünya ve hırstan kendini soyutlamış bir kişiliği  vardı Paşa’ nın, ama kardeşine, devleti yaşatması için ölümüne bağlıydı. Onun en büyük destekçisiydi. Paşalar, devletin askerî  ve idarî bütün işlerinde padişaha yardımcı
olurlardı. Şehir ve kazalar, kadı ve subaşıların idaresindeydi. Kadı, idarî ve adlî işlere; subaşı da asayişle askerî işlere bakardı.
Orhan Gazi devrinde en yüksek kadılık makamı Bursa kadılığı olup, bu kadılık tayinlere de bakardı. Vakıf sistemi ve adli teşkilat da bu Padişah zamanında kurulmuştu. 1327 senesinde Bursa’da kurdurduğu darphanede  kesilen akçe, ilk  Osmanlı parası olmuştur. (Son zamanlarda Osman Bey’in dönemine ait bir sikkenin bulunduğu da ifade edilmektedir.) Orhan Gazi akçesinin bir tarafında Kelime-i şehâdet ile Hulefâ-i Râşidîn’in  isimleri yâni; Ebû Bekir, Ömer,  Osman  ve  Ali (Dört halifenin adı) yazılı idi.  Diğer tarafında ise; Orhan bin Osman(Osman oğlu Orhan), basıldığı tarih olan H.727 ve Osmanlıların mensup olduğu Kayı boyunun damgası vardı.
Ve
İlk düzenli Osmanlı ordusu, bu padişah zamanında kurulmuştu. İlk donanma çalışmaları gene bu dönemde yapılmış ve böylece, Osmanlı Devleti denizlere de göz dikmeye başlamıştı. Hem karada, hem denizlerde Osmanlı sancağının dalgalanması için temeller atılıyordu.
 
Canda Can Oğul;
Bu Padişah zamanında ortaya konulan devlet kuruluşları, “Osmanlı saltanat sistematiği”nin temelini oluşturmuştur. Yüzyıllarca süren bu sistematik, kendi içinden bu makamlara atananları, isim isim tarihe nakışlamıştır. Bazen bir asker bir komutan, bir kale komutanı, bazen de bir şair, bir mimar… Bizi ilgilendiren kısım şairlerdir malumu... Şiirdir… Şairler, padişahların, saltanatın koruyucu kanatları altına girmişler, hem şiirlerini hem de dönemin hamilerini unutulmaz kılmışlardır. Saray iklimi, nice şairler yetiştirmiş ve bu şairlerin de bir kısmını Padişah fermanları, Şeyhülisâm fetvaları o münbit şiir iklimine rağmen, otoriteye, güç’e baş eğmediklerinden, eleştirdiklerinden öldürmüş. Osmanlı’nın himaye ettiği koruduğu şair sayısı 250-300 civarında, öldürdüğü şair sayısı 70 ‘in üzerindedir diyebilirim.
 
*
Derler ki :
Bu şair padişahımızın kulağında  siyah bir beni vardı. Halk tarafından oldukça sevilirdi. Davranışları dengeli ve kararlı idi. Her zaman tedbirli davranırdı. İyi ahlâklı olarak bilinirdi. Osmanlı devlet sisteminin temellerini atmaktaki başarısı da kişisel karekterinden kaynaklanıyordu. İyi bir teşkilâtçı, cesur bir kumandan olduğu gibi mükemmel bir idareciydi.  Âlimlerin sohbetinde bulunup, onlarla istişare ederdi. Böyle övgülerler şiirsever sultanımızı…
Yine derler ki :
Zamanında, “ilmiyeden gelen ağabeyi vezir Alâaddin paşa, yine ilmiyeden gelen Molla Taceddin, vezir Hayreddin Paşa, vezir Lala Şahin Paşa, Bilecik ve Bursa kadılığı yapan Çandarlı Kara Halil Paşalarla” istişare ederek Osmanlı Beyliğini, “Osmanlı Devleti”  haline getirmesini bilmiştir.
 
İmar ve iskân siyasetine önem verip, devrinde fethedilen beldelere  Türk-İslam  nüfusu yerleştirmiş, böylece, Osmanlı ülkesinin nüfûzunu arttırıp, devleti “devlet” yapmıştır. Aynen böyle söyleyip yazarlar…
*
*
A Oğul!
Rivayet edilir ki; 
Babasının kendisine yazdığı vasiyetnameyi kendi oğlu Murad'a yazar.
Şiir şöyledir :
 
"Elâ iy meyve-i bâg-ı murâdum
Şeh-i âlî-neseb Sultan Murâdum
 
Vasiyyet eylerüm gûş eyle anı
Benimçün eyleme âh ü figânı
 
Reayâ hıfzına sa'y it hemîşe
Şeri'at etba'ına eyle pîşe
 
Resûlullâh şer'in pişvâ kıl
Mu'în dîn olup nasb-ı livâ kıl
 
Çün istiklâl buldun saltanatda
Adâlet eyle dâ'im memleketde
 
Bu fâni mülkde magrûr olma zinhâr
Tarîk-ı şer'den dûr olma zinhâr
 
Fenâdur âkıbet dünyânun emri
Ölür herkes ne denli olsa ömri
 
İrişdi çün bana emr-i İlâhî
Sen ol mesned-nişîn-i taht-ı şâhî
 
Kerem eyle bana celb-i du'â kıl
Murâdum budur ey ferzend-i âkıl
 
Nizâm-ı âleme dâ'im medâr ol
Serîr-i saltanatda pâyidâr ol"
 
Ve bu şiirin bugünkü anlamı :
“Oğul, saltanatına mağrûr olma. Unutma ki, dünyâ, hazret-i Süleymân’a kalmamıştır. Unutma ki, dünyâ saltanatı geçicidir, lâkin büyük bir fırsattır. Allah yolunda hizmet ve Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şefâatine mazhariyet için, bu fırsatı iyi değerlendir. Dünyâya âhiret ölçüsüyle bakarsan ebedî saâdeti fedâ etmeye değmediğini göreceksin. Oğul! Rumeli Hıristiyanları rahat durmayacaktır, sen o cânibe yürü. Rumeli fethini tamamla. Konstantiniye’yi ya fethet, yâhut fethe hazırla, civardaki Türk beyleriyle mesele çıkarmamaya çalış. Ahâli her ne kadar bizi istese de başlarında bulunan beyler, beyliklerinden geçme taraftârı gözükmez. Daha bir zaman idâre edecekler, lâkin sonunda olmuş meyve gibi avucuna düşecekler. Anadolu’da gâile çıkmazsa Rumeli işini rahat halledersin. Bu yüzden Anadolu’nun sessizliğini bozmamaya gayret et. Cennetmekân babam Osman Gâzi Han, Söğüt ve Domaniç’ten ibâret bir avuç toprağı beylik yaptı. Biz Allah’ın izniyle beyliği hanlığa çevirip sultanlığı ikmal ettik. Sen daha da büyüğünü yapacaksın. Osmanlıya iki kıta üstünde hükmetmek yetmez. Zîrâ i’lâ-yı kelimetullah azmi dünyâya sığmayacak kadar yüce bir azimdir. Selçuklunun vârisi biz olduğumuz gibi Roma’nın vârisi de biziz. Oğul, Kur’ân-ı kerîm’in hükmünden ayrılma. Adâletle hükmet. Gâzileri gözet. Dîne hizmet edenlere hizmeti şeref say. Fakirleri doyur. Zâlimleri ise cezâlandırmakta tereddüt gösterme. En kötü adâlet, geç tecellî eden adâlettir. Sonunda hüküm isâbetli dahi olsa, geciken adâlet zulümdür. Oğul, biz yolun sonuna geldik, sen daha başındasın. Cenâb-ı Mevlâ saltanatını mübârek kılsın.”
 
*            
Orhan Gazi, son yıllarında Osmanlı Devletinin idaresini,  oğlu Murat'a bırakarak, ömrünün geri kalanını  Bursa'da  geçirmiştir. Ölüm nedeni ve yılı hakkında tarihçiler arasında ihtilaf bulunmaktadır.
Zamanının tarihçisi olan Aşıkpaşazade, Orhan Bey'in Süleyman Bey'le aynı yılda, 1358 yılında, vefat  ettiğini yazmakta.  Bazı tarihçiler 1360 yılında 79 yaşında iken vefat ettiğini bildirirler ve diğerleri ise ölümünün 1362' de olduğunu belirtir. Orhan Bey, Bursa'da, Gümüşlü Kümbet'e babasının türbesine gömülmüştür. Kendisinden sonra oğlu Sultan Birinci Murad Han, Osmanlı sultanı oldu.
 
*
Eşleri
 
Holofira Nilüfer Hatun - Yarhisar Tekfurun kızı, I. Murat, Süleyman Paşa ve Şehzade Kasım'ın annesi.
 
Aspurça Hatun - Bizans İmparatoru III. Andronikos'un kızı, Şehzade İbrahim ve Fatma Sultan’ın annesi.
 
Theodora Kantakuzen - Bizans İmparatoru VI. Yannis Kantakuzen’in kızı, Şehzade Halil'in ve Şehzde Kasım’ın annesi.
 
Eftandise Hatun - Mahmud Alp'in kızı.
 
*
Erkek çocukları : Süleyman Paşa, Şehzade Murad, Şehzade İbrahim, Şehzade Halil, Şehzade Kasım, Şehzade Eyüp
 
Kız çocukları : Fatma Hatun
 
*
A Oğul;
Orhan Gazi’ nin Bizans imparatorları’nın kızlarını kendilerine eş olarak almaları meselesine dikkatini çekmek istiyorum.
Bu husus, Şiirbaz Sultanımız Orhan ile başlamış ve Osmanlı’nın yıkılışına kadar devam etmiştir. Fakat,  “II. Murad Han’ın Candaroğlu, II. İbrahim Bey’in kızı Hatice Hatun ve Amasyalı Şadgeldi Paşanın torunu Yeni Hatun ile
Fatih Sultan Mehmed’in Dulkadıroğlu Süleyman beyin kızı Sitti Hatun ile ve II. Bayezid’in de yine  Dulkadıroğullarından Alaüdevle beyin kızı (ki Yavuz Sultan Selim Han’ın annesidir) Ayşe Gülbahar Hatun ile evliliklerini de burada belirtmeliyiz.”(1)
*
Osmanlılar, sınırlarını Istanbul ve Karadeniz’e doğru genişletmeye başlayınca, elbette Bizanslılarla karşı karşıya geleceklerdi. Geldiler de…
Tarih, kendi dokusunu çoktan örmeye başlamıştı bile.
A Oğul;
Ayasofya sadece İstanbul’da yok. İyi dinle anlatacaklarımı. Bir Ayasofya daha var ki, bunun da adı Ayasofya Kilisesi… İznik, Bizansın kutsal şehriydi ve Ayasofya’da orada idi. 1329-1331 tarihleri arasında İznik, Osmanlı tarafından feth edildi. Ve orada, kilisenin camiye çevrilmesiyle ilk üniversite kurulmuş oldu, başına da Kayserili Molla Davud tayin edildi.
 
Bizans İmparatoru III. Andronikos, aslında toprak vermek yerine Bizans’ın kaybolan topraklarını geri almak istiyordu. Fakat, kader ağını örmüştü bir kere… Dönüşü mümkün değildi. İznik’i almak için hücuma geçen Bizans İmparotoru, İznik’i alamadığı gibi savaş meydanından kaçmak zorunda da kaldı. Düşündü, baktı olmadı ve Osmanlı ile anlaşmaz ise kuşatma altındaki şehir mahvolacaktı. Kızı Prenses Aspurça’yı Osmanlı Sultanı Orhan’a eş olarak vererek bir barış anlaşması imzaladı. Osmanlının tarihte yaptığı ilk barış anlaşması da budur işte.
Kaleyi teslim alan Orhan Gazi, ahâliden arzu edenlerin eşyalarıyla birlikte gitmesine müsaade etti. Ayrıca Osmanlı Devletinin tebaası olarak kalıp, yalnız cizye vermek şartıyla, âdet ve ananelerini muhafaza edebileceklerini de ilân etti. Halkın büyük çoğunluğu Osmanlı’yı tercih etti. Savaşta eşleri ölen kadınlar, Orhan Gaziye müracaat edip, sahipsiz kaldıklarını, Müslüman olup, Osmanlılardan isteyenlerle evlenebileceklerini bildirdiler. Orhan Gazi, İznik’in yerli kadınlarının arzularını ilân edip, isteyenlerin bunlarla evlenebileceklerini ve bunlarla evlenenlerin İznik muhafazasında görevlendirileceğini açıkladı. Osmanlı Devletinin merkezi, geçici olarak İznik’e taşındı. Şehir imar edilip, çeşitli eserlerle de süslendi. 
Evet, iki cihan serverinin övdüğü ve kutlu bir miras olarak Osmanlı tahtının özünde duran nazlı güzel İstanbul’a giden yollar açılıyordu birbir. Holofira’dan Aspurça’ya… Kaleden kaleye. Yoldan esas yola…
A Oğul;
Aspurça Hatun’un öyküsü bu işte. Tarihi  öyküleştiren yazgaçlar böyle anlatırlar.
Holofira yani Nilüfer hatun’un öyküsünü ilk Şiirbaz Sultanımız Osman Bey’ anlatırken Bilecik tekfurunun kızı olduğunu belirterek, biz de, Gülce Edebiyat Akımı şiir tekniği ile de manzum olarak sunmuştuk değil mi?
Bu arada, Marmara bekleren yağız atlıyı, yağız at, yeleleri alevden al bir ata dönüşmüştü. Al atlar dörtnala koşuyordu yollarda ve zaman zembereğini İstanbul, İstanbul diye kuruyordu. Bir yer daha vardı yol üzerinde, bir yer… Bursa idi bu yer. Yeşil Bursa…
Anlatıcılar, bir cümle söz daha ekleyip konuşurlar  Bursa’ya dair:
“Padişahımız Orhan, “Köse Mihal, Turgut Alp, Şeyh Mahmud, Gazi Mihal ve Ahi Hasan” gibi kahramanların azim ve gayretleriyle 6 Nisan 1327’de Bursa’yı fethetmiş ve Bey Sancağı adıyla oğlu Murad’a vermiştir.” Derler.
 
Gelelim, Teodora Kantakuzen’e…
Bu Hatun’da Bizanslı ve 44 yaşında ölen III. Andronikos’un yerine geçen oğlu V. Yannis Palaiologos’un kızıdır.
 
Teodora’nın öyküsü de şöyle :
Kocaeli Yarımadasının tamamı Osmanlıların eline geçmişti. Karesi beyinin ölümü üzerine, babasının yerine geçen Demirhan’a muhalefet eden kardeşi Dursun Bey ölüm korkusu yüzünden Orhan Gazi’ye sığınmıştı. Dursun Bey, kardeşlerinin yerine hükümdar olmak için Orhan Gazi’den yardım istedi. Dursun Bey’in yardım edildiği takdirde Balıkesir ile beraber bazı şehirleri Osmanlılara vermeyi vaad etmesi üzerine Orhan Gazi, Karesi üzerine sefere çıktı. Demirhan Bey, Orhan Gazi’nin üzerine geldiğini duyunca, Balıkesir’den Bergama’ya kaçtı. Bergama’nın muhasarası sırasında Dursun Bey kaleden atılan okla öldü. Teslim olmaya mecbur kalan Demirhan Bey, Bursa’ya getirildi. Balıkesir, Manyas, Edincik, Kapıdağı ve havalisi bu şekilde Osmanlı topraklarına katıldı.
 
Bu arada Bizans’taki saltanat mücadelesinde taht iddiacıları Orhan Gazi’ nin desteğini sağlamak istediler. Altıncı Yuannis Kantakuzen, baktı ki, bu mücadelede en yakın komşusu Osmanlının desteğine ihtiyacı var, babasının yaptığını yaparak, kızı Teodora’yı Orhan Gazi’ ye verdi. Bunun üzerine, Orhan Gazi, 5000 Osmanlı askerini Avrupa kıtasına geçirip Kantakuzen’e yardımcı gönderdi.
 
Orhan Gazi’nin desteğiyle Bizans tahtına sahip olan Altıncı Yuannis Kantakuzen, 1347’de damadı, Şiirbaz Sultanımız Orhan’ı Üsküdar’a davet ederek görüştü. Orhan Gazi, Üsküdar’da üç gün misafir kaldı.
 
Kantakuzen, Bizans tahtındaki yerini sağlamlaştırınca Papa’yla gizli irtibat kurdu ve Akdeniz, Ege, İstanbul ve Karadeniz’de koloni rekabetindeki Venediklileri destekledi. Buna karşılık Orhan Gazi de Cenevizlilere yardım etti. Ayrıca 1352’de Üsküdar ve Kadıköy ile Marmara adalarını fethettirdi. Bulgarlar ve Sırplar batıdan harekete geçince Osmanlılara karşı Papalık ile ittifak içinde olmasına rağmen, Kantakuzen, Orhan Gazi’ den, yani damadından bir kere daha yardım istedi.
Alâaddin Paşa'nin baş vezirlikten ayrılmasından sonra, Sultan Orhan, şehzadesi Süleyman Şah'a bir menşur gönde­rerek seraskerlik (baş komutanlık) verdi. Şehzade Süleyman Paşa, hem sadrazam, hem de baş komutan olmuştu.
 
Orhan Gazi, Bizanslılardan Gelibolu Yarımadasındaki kalelerden birinin verileceğine ait söz alınca, oğlu Veziri Süleyman Paşa kumandasında on bin kişilik bir Osmanlı kuvvetini gönderdi. Kantakuzen, Osmanlı askerinin yardımıyla Dimetoka’da Bulgar ve Sırplara karşı başarılı oldu. Orhan Gazinin oğlu Süleyman Paşa Anadolu’ya dönerken Bizans İmparatorunun Gelibolu Yarımadasında Osmanlılara verdiği Çimpe Kalesinde asker bıraktı. Osmanlıların 1353’te Çimpe Kalesine yerleşmeleriyle Rumeli’deki fetihler için bir üsse sahip olmaları, bölgenin kontrolünü sağladı.
 
1354’te Gelibolu’nun fethi ile Avrupa kıtasındaki Osmanlı toprakları devamlı genişledi.
 
Süleyman Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetlerinin Bolayır ve Tekirdağ’ına kadar, bütün Marmara kıyılarına hakim olmaları, Kantakuzen’i telaşlandırdı. Hırs ve toprak tutkunluğu böyledir Oğul… Bizans oyunu diye de buna denir. Menfaatin neyi, nasıl emrediyorsa onu yapacaksın. Kantakuzen gibi yani. Bir yandan kızını verdiğin Osmanlıdan yardım talep edeceksin, öte yandan Osmanlı sınırlarını genişletiyor diye korkudan titreyecek ve gizliden gizliye tedbirler almaya çalışacaksın. Ne olur ne olmaz diye  Osmanlıyı bölgeden atma faaliyeti içine gireceksin.
 
Bizans… Kantakuzen… Her türlü hilenin, oyunun baş mimarı. Akraba olmuş ya Osmanlıyla, içinde sakladığı her desiseye baş vuracak. Bizansın dümeninde para baş oyuncudur. Kadın gücünün yetmediği noktada devreye para gücü girecektir. Konstantin’in yazılı olmayan yasaları içinde hedefe ulaşmak için her vasıta mübahtır. Gücün yetmedi mi, çalıştıracaksın kafayı, oynatacaksın parmakları. Nihayetinde karşındaki insansa bir zayıf yanı vardır. Satın almasını bileceksin.
Kantakuzen bu. Çizer planını… Çağırır damadını “görüşelim hele” der. Buluşurlar Orhan Gazi ile İzmit’te…  Çimpe Kalesini on bin altın karşılığı sat bize der. Onbin altın, evet, on bin… Orhan’ın bu teklif karşısında alnındaki damarların patlama noktasına geldiğini göremez. Gelibolu.. Bir nazlı gelin halesidir ki, sarar nazlı gelinin yanlamasına belini. Gelibolu olmazsa, İstanbul isimli nazlı geline kavuşmanın onu sarıp sarmalamanın imkânsızlığını bilir Orhan Beğim… Sonra, Bizans kafası ne bilecek, nerden bilecek ki, Holofira’nın adını Nilüfer yapan baba Osman Gazi’ nin zihniyetini, düşlerini, vasiyetini ve nerden, nasıl bilecek ki, iki cihan sevgilisi o güzeller güzeli Peygamber’in İstanbul’a dair sözlerini. Vaz geçilebilmez bir sarmal, bir güvenlik hattı ve melek kanadıdır Gelibolu ki onun en önemli, en stratejik noktasındak Çimpe Kalesi’ ni onbin altına  sata ha? Olacak şey mi? Bununla Kantakuzen, Osmanlı kuvvetlerinin Gelibolu’dan çıkmalarını istemekte, bunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok ki… Elbette Oğul, Orhan Gazi, teklifleri kabul etmedi.
Sonra ne mi oldu? Kantakuzen, Balkan ve Hıristiyan devletleriyle ittifak kurmak istedi. Bir çeşit Avrupa toprağı sayılabilecek Gelibolu yarımadasından Osmanlı askerini atmak, çıkarmak için çareler aradı, kendisine müttefik bulamadı. Böylece, ilk “Haçlı Ordusu” kurma teşebbüsü de denenmiş ve projede kalmış oldu.
Can Oğul;
Üç kale arasında kader mektubunu taşıyan kuşlar uçurdu Orhan. Kuş gagalarında ucu yanık yâr mektubu vardı sevda kokulu. Bu kalelerden birisi Bileck Kalesi, ikincisi İznik kalesi, Üçüncüsü de  Çimpe Kalesi. Üç güzel kale, üç sevgili kadar güzel…
İlkinde Holofira bir Tekfurun kızıyken, kaçırılır kaleden ve su yeşili gözleriyle su güzeli Nilüfer Hatun olur. İbni Batuta’ya bakacak olursan Nilüfer değil, “Bilhun Hatun”dur adı. Batuta’ya kulak asmayasın Oğul. Çünkü Osman Gazi koymuştur Nilüfer adını. Adına kaç asırdır, Bursa’nın yüreğinden çay akar Nilüfer Çayı ve kendi parasıyla yaptırdığı köprüye su busesi gönderir Nilüfer Suyu… Orhan Beğ’imin kucağına Kosova zaferinin komutanı I. Murat’ı , Rumeli fatihi Süleyman Paşa’ yı hediye eder evlât olarak. İkincisinde şanı cihanı dolduran Bizans İmparatorunun kızı Aspurça Hatun’dur ki, Orhan Beğ’imin sevda türküsüdür, Şehzade İbrahim ve Fatma Sultan’ı türkülü zamanlarda doğurur. Üçüncüsü ise meşhur imparatoriçe İrene'nin kızı Theodora(Maria), o da Bizans İmparatoru’ nun hem de Kantakuzen’in kızıdır, Şehzade Halil'in ve Şehzade Kasım'ın annesidir.
 
Üç gelin, üç anne, üç sevgili… Üç kaleden üç milyon kere üçyüzbin kadar su kuşu uçanda göğün sonsuz ufkuna, soy soylayıp, boy boylayıp dizin dizin şehzadeler geçende iklimlerin gözbebeğinden, Orhan’ımın illâki değişmez sevdiği vardır ki sere serpe uzanmıştır Boğazın iki yakasına; boynu kuğu boynu sanki, Karadeniz rüzgârlarıyla dalgalı saçları, topukları Bilecik ve İznik kalelerinde… Sevilmez mi göğsünü Avrupa’ya dayayan bu güzel, sevilmez mi?
O sebeple Çimpe kalesinin değeri atınla, parayla, pulla ölçülmez, ölçülemezdi…
*
Bilirsin Oğul, amcan Kaşgarlı Mahmud anlatmıştı o ilk lügatta, Divan ü Lügat it Türk’de. Ve biz destan eylemiştik efsane anlatımını. Demiştik ki anlattıklarımızın bir yerinde :
 
"..............Gör ey gözbebeğim Oğuz Kağan rüyâsını!
...............Bil ey köhne tarih yiğitlerin en hasını!
...............Bil ve çiz yeniden dünyanın haritasını!"
 
*
“Verdim,
Evet verdim
Atım ve eşim
Kendi malımdı, bana aitti;verdim,
 
Fakat
Çorak da
Olsa toprak
Milletimindir
Asla veremem! ” der
Ve toplar birliklerini
Ani bir baskın yaparak düşmanı
Mağlup eder, perişan eder, yakar, yıkar...
 
Önce devletim, milletim, vatanım
Sonra da şahıslar işte
Bir Türk Oğuz töresidir
Bu böylece biline..." (2)
*
Ya Anadolu… Anadolu, İstanbul isimli nazlı gelinin yanında beyliklerin mücadelesinde, sancılı… Anadolu’dan İstanbul’a boz atların ter kokusu gider. İstanbul’a varanda gül kokar, lâle kokar, menekşe kokar atların terlemesi. İstanbul’dur, kendine geleni benzetir kendisine. Bir efsunkâr gelindir ki, sevdiğinin önce ruhunu zapteder, sonra tüm benliğini..
 
İstanbul’u ve Marmara kıyılarındaki Osmanlı şehirlerini italyan korsanları rahat bırakmazlar. Fakat, donanması daha kurulmamış Osmanlı’nın… Korsan tecavüzlerini önlemenin tek yolu vardır Çanakkale Boğazı’na hakim olmak. Boğazın Rumeli tarafı Bizans’ın, Anadolu tarafında ise Karesi Beyliği var. Karesi’de Aclan Bey… Aclan Bey, İstanbul’a derinden derine akıp gelen Osmanlı atlarının nal seslerini duyar oldu. Bu Osmanlıyla iyi geçinmek, Orhan Bey’le dost olmak gerek diye düşünür. İyi niyetinin  ispatı olarak oğlu Dursun Bey'i, yetişsin diye Sultan Orhan'ın yanında gönder­mişti.
Aclan Bey ölünce yerine, büyük oğlu geçti. Büyük oğul, babasının yerini dolduramadı. Sonunda memleketin ileri gelenleri vezir makamında bulunan Hacı İl Bey'e başvura­rak, Sultan Orhan'ın yanında bulunan Dursun Bey'in ülkenin başına getirilmesini istediler. Gönderdikleri bir elçiyle de, Dursun Bey'e izin vermesini rica ettiler.
Şiirbaz Sultanımız Orhan için bu, “muhteşem bir fırsat”tı.
Orhan, yanına Dursun Bey'i alarak, Karesi üzerine gitti. Sultan Orhan'ın geldiğini gören Aclan'ın büyük oğlu; derhal Karesi'den kaçıp, Bergama kalesine saklandı. Sultan Or­han bu, bırakır mı kaçanın peşini?.. Kuvvetleriyle beraber doğruca Bergama'ya gitti, kaleyi muhasara altına aldı. Kan akmasın di­ye, Dursun Bey'i yanına bir heyetle, ağabeysi ile konuşmava gönderdi.
-“Ağabeyim bana kıymaz” diyordu Dursun bey. Yanılmıştı… Konuşmak için kale duvarına yaklaşınca, ağabeysinin yayından çıkan okla yere serilmişti. Ölmüştü…
Sultan Orhan, müthiş sinirlendi. Üzüldü…  “Karesi Vilayetinin, Osmanlı Devletine ilhak olunduğunu ilan etti orada. Karşı duran olursa, bunu hayatıyla ödeyeceğini de” duyurdu. Kale halkı, Osmanlı’nın adaletine inanıyordu ama padişahın kükremesinden de korkuyorlardı.  
                             
Bergama Kalesi ileri gelenleri Aclan oğluna gidip,
-“Ya hep beraber af dileyip teslim olalım, ya da biz seni tutup teslim eder, kendimiz için af isteriz” dediler. Aclan oğlu, perişandı, onlarla beraber af diledi. Orhan da onları affederek, Aclanoğlunu Bursa'ya gönderdi. Aclanoğlu iki sene yaşadık­tan sonra Bursa'da öldü.
Orhan, Karesi Vilayetinin valiliğine İznik Valisi olan oğlu Süleyman Paşa'yı, ondan boşalan İznik Valiliğine de ikinci oğlu Sultan Murad’ı tayin etti. Böylece Boğaz’ın Anadolu yakası Osmanlı’nın eline geçmişti.
 
Suların şarkısıdır Süleyman Paşa’nın gönül köşkünde gezinen. Boğaz ışıltısının seher vakti tebessümüdür kılıcında parıldayan zaferler. Bir Çanakkale çiğdemidir taşında toprağında bahar gülüşlü. Kar aydınlığı mavisinden çimen yeşiline Çanakkale güzelliğidir zaman.  Gelsin Hacı İl Bey, Gazi Fazıl, Yakup Ece ve Evranos Beyler. Gelip gönül gönüle versinler, kılıç ehli avuçlarında tomurcuklansın İstanbullu bakışları… Söğüt’ten Bilecik’e, iznik’e giden atların gözleri, Çanakkale’de hoşça baksın Boğaz’a... Uzanıp değmiştir kılıç uçları suya…
Ve
Sonra, Kantakuzen, 1355’te Bizans tahtından indirilince, yerine Yuannis Paleolog getirilir. Yuannis, Osmanlıların Avrupa kıtasındaki hakimiyetine karşı koyulamayacağını bildiğinden Orhan Gazi ile iyi geçinme yolunu seçer. Bu arada, Şiirbaz Sultanımızın henüz 13-14 yaşında olan oğlu Halil, Cenevizli korsanlar tarafından kaçırılır. Orhan Gazi çok üzülmüştü.  Bunu fırsat bilen Bizans kralı, “Halil’I korsanlardan kurtarıp, kızımı da ona verirsem, Orhan Bey ile iyi bir dostluk kurarım” diye düşündü.
Şehzade Halil, korsanlar tarafından yaz aylarında kaçırılmıştı, kış geçti, bahar geldi kurtaramadı Baba Orhan oğlunu. Baharın ilk bakıştığı günlerden birinde Orhan Beğ’im, o zaman ki adı “Halkidonya, şimdiki adı Üsküdar” olan kara ile denizin öpüştüğü noktaya gelip kurdu çadırını. İmparator İonin Paleolog kızkulesinde… İstişareler sonucunda, İonnes Paleolog, Orhan Gazi'den bir hayli yüksek meblağ alarak Foça'ya hareket etti. İmparator Foça'ya vardığında te­masa geçtiği Foça hakimi Kalofeti, imparatordan yüzbin altına yakın para, parlak rütbeler alarak Halil’i teslim etti. İmparator sevinçle, yanın­da şehzade Halil olduğu halde Bizans'a döndü. Bizans tahtında Kantakuzenlerle Paleologların ortak yönetimi vardı. Orhan Beğ’in eşleri de bu iki grubun liderinin kızlarıydı.
İmparator; şehzade Halil'e ''oğlum, damadım" diye hitap etmekteydi, ülkesinde karışıklık durmuş. Bahar mevsimiyle birlikte halk dışarıya çıkmış, bağlarını, bahçelerini tanzim ediyordu. Şehzade Halil ise Paleologların sarayına geldiğinde, kendine ayrılan daire önünde, imparatoriçe “Eleni” tarafından reveranslar yapılarak selamlanıyordu.
Amaç, Osmanlı tahtına kendi güdümlerinde bir şehzadeyi oturtmaktı.
Orhan Gazi, İz­nik'ten, Kocaeline gitmişti. İonnes Paleolog İstanbul'dan bin­diği bir gemiye yanında şehzade Halil olduğu halde İzmit'e doğru yola çıktı. Şehzade Ha­lil'i babasına teslim ederken, çizmeyi aşan imparator, baba Orhan’a “Halil’den memnun olduklarını, kendisine Halil’den başka bir varis’in olamayacağını söylemez mi? Evet, Bizans Kralı, gerçekten çizmeyi aşmıştı. Orada bulunan Bizans askeriyle, Osmanlı askeri karışık bir alay teşkil etmişler ve yürüyüşler yapmışlar, o günü musiki aletleriyle çeşitli marşlar ve musiki eserlerle kutlamaktaydılar.  
Evet, devrede Bizans varsa, orada kesinlikle bir oyun, gizli bir istihbarat çalışması vardır. Şehzade Halil’in kaçırılması olayı sadece Bizans’ın işine yarıyordu.
Bu askeri ve stratejik bir meseleydi. Trakya düzlüklerindeki halk, Osmanlı’ nın huzur veren yönetimiyle bağında bahçesindeydi. Osmanlı bu huzur politikasıyla halka güven veriyordu. Lâkin Marmaralı nazlı geline giden yollar üzerindeki, İzmit, Hereke, Samandıra’da deli toynakların gidiş gelişleri bitmiyordu. Bu yol üzerinde Bizanslılar yaşayamıyor, alınan her yere Anadolu içlerinden Müslüman-Türk vatandaşlar naklediliyordu. Bahar yağmurlarla gelip oturmuştu nazlı gelin İstanbul’un yakın çevresine. Halk, Osmanlı’dan memnundu. Şehzade Halil’in özgürlüğü halkın özgürlüğünü sağlamıştı. 1359 yılına gelindiğinde Kocaeli sancak beyi olan şehzade Halil, kendinden bir yaş küçük olan Eleni ile İznik’ de evlendi. 1361'de Gündüz, 1362'de Ömer adı verilen iki erkek çocuğu oldu. Bunlar ço­cuk yaşlarında vefat ettiler. Şehzade Halil'de 1362'de onbeş yaşında olduğu halde öldü.
*
Bizanslılar, nazlı gelin Konstantiniye’nin Türk akıncıların eline geçmemesi için her yolu deniyorlardı. Bizans Kralı, akrabalığına dahi güvenmiyor, Orhan’dan ürküyordu. Sonunda, korkudan Papalık ile münasebetlerde bulundu. Hattâ Bizans’ın Ortodoksluğu bırakarak Katolikliğe geçmesini plânladı. Böylece Lâtin devletlerinden daha çok yardım alacağını ümit ediyordu. Buna karşılık Orhan Gazi fetih hareketini hızlandırdı. Süleyman Paşa, 1356 senesinde Doğu Trakya’ya geçerek Malkara ile Keşan ve Çorlu’yu aldı.
Bölgedeki Osmanlı hakimiyetini kuvvetlendirmek için Anadolu’dan Türk-İslâm nüfûsu getirilerek iskân edildi.
Trakya’da bu son fetihlere kardeşi Murad Beyle devam eden Süleyman Paşa, 1359 senesinde bir avı takibi sırasında atından düşerek kırk üç yaşında iken vefat etti.
Oğlunun vefatına üzülen Orhan Gazi de rahatsızlandı. 81 yaşındaki komutan, kurucu, şiirbaz, fetihçi Sultan, 1362 yılının Nisan ayında Hakk’a yürüdü.
A Oğul!
Adı Orhan,
Has odalardan cenk meydanına
Uzayan yollarda görürsün onu.
Bir Nilüfer düşüdür gözlerinde
Bir Nilüfer gülüşü dudaklarında
Seversin, översin öylece, yapyalın…
*
Çift kanatlı kapılar, Halil’im senden bana
Muştulu baharları getirir, inansana…
 
Yansın yine şamdanlar, korksun alev, titresin
En uzak güverteden yankılansın gül sesin…
 Erisin de buz dağı;  iç huzuru göstersin
Çift kanatlı kapılar, Halil’im senden bana
 
Şükür diyelim şükür, can oğul gelen güne
Şehadet parmağımı uzatıp gökyüzüne
Sitem ettiğim felek, eğer  başını öne
Muştulu baharları getirir, inansana…
*
A Oğul !
Söğüt kenarında sulak yeşil bir gözüm
Şehzadeler yürür aklımın yaylasında
Bakma böyle devrile devrile yazdıklarıma sen
Marmara suyunda yangın,özde özüm ben
Tarih bir efsane çağıltısı ruhumda
Gel dinle eksilmeden…
 


---------------------------------------------------------
(1)Prof.Dr. ŞİMŞİRGİL, Ahmet; Şah ve Sultan Romanı üzerine; ahmetsimsirgil.com

(2)CEYLAN,Mustafa; divan ü Lügat it Türk Efsaneleri
 
Cevapla
  


Foruma Git:


Konuyu Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi

Android Haberler | Ansansanat | Borsa Yorumla | Gülce Edebiyat | Türkçe Dersi